Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Büyüklere masal anlatmayı seviyorum.
Bugünkü yastıkaltı hikayemiz geliyor.
80'li yılların komedyenlerinden George Carlin karısının ölümünün ardından şunları yazdı:
Tarih içinde zamanımızın paradoksunu sıraalayacak olursam:
Daha yüksek binalarımız ama, daha kısa sabrımız var.
Daha geniş otoyollarımız ama, daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz ama daha az şeye sahibiz.
Daha fazla satın alışıyoruz ama, daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz ama, daha küçük ailelerimiz, 
Daha çok ev gereçleri ama, daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz ama, daha az sağduyumuz,
Daha fazla bilgimiz ama, daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız ama, yine de çok sorunumuz,
Daha çok ilacımız ama, daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz.
Çok savurganca para harcıyoruz.
Çok az gülüyoruz.
Çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz.
Çok geç saatlere kadar oturuyor ama, çok yorgun kalkıyoruz.
Çok az okuyor, çok fazla televizyon izliyoruz.
Ve en kötüsü de çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık ama, değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik ama, yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık ama, yıllarımıza yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik ama, yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış uzayı fethettik ama, iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler başardık ama, daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik ama, ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik ama, önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz ama, daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz ama, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik ama, beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz ama gitgide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin, büyük adamlar ve küçük karakterlerin, yüksek karlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık iki maaşın girdiği ama, boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler ama, dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bugünler hızlı seyahatler, kullanılıp atılaan çocuk bezleri, yok edilen ahlaki değerler, bir gecelik ilişkiler ve obez bedenlerin olduğu günlerdir.
O vakit ne yapmalı da tüm bunlardan kurtulmalı...
Siz bunları düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyinnnn...
Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Körüz hepimiz, yalanlarla perde çekmişiz gözlerimize…
Sağırız hepimiz, duymak istediklerimizle tıkamışız kulaklarımızı…
Dilsiziz hepimiz, kırıcı sözlerimizle kesmişiz dilimizi…
Körelmiş dokunma duyumuz, hissetmeden dokunur olmuşuz…
Çünkü kalbimizi küçültmüşüz, beynimizle orantılı…
Diyor yazarın biri ama kim olduğunu hatırlamıyorum üzgünüm…
Duyularımızı yitirsek ne olur sevgili okur hiç düşündünüz mü?
Düşünmediyseniz dert etmeyin… Anlatacağım…
Görmek, işitmek, dokunmak, koku ve tat almayı sağlayan duyu organlarımız aynı zamanda bizim farkına varmadığımız bir biçimde beynimize sürekli sinyal gönderirler… Bunlar işlevini yapmazsa ne mi olur? Meselaaaa…
Beynin normal çalışması için, koku alma duyusu ile hafıza birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
Çevremizdeki kokuları yabancılık çekmeden tanımamızın nedeni bir koku hafızasına sahip olmamızdır.
Her türlü koku, özel bir kodlamayla koku belleğinde arşivlenir. 
Bir kokuyla karşılaştığımız anda, bu arşive başvurarak kokuyu tahlil ederiz.
İlk defa duyumsadığımız hafızamızda bilgileri bulunmayan bir kokuyla karşılaşırsak eğer onu da arşivimizdeki diğer kokulara bakarak yorumlarız.
Koku ile hafızanın ilişkisi bu kadarla da sınırlı kalmaz.
Çünkü kokular, kendileriyle bağlantılı olarak geçmişte yaşanan bazı olayları da aklımıza getirirler.
Bir yemek kokusu, seneler öncesine ait eski bir olayı zihnimizde canlandırabilir.
Ya da baharda burnunuza gelen mis gibi gül kokusu sizi çocukluğunuzda deli gibi koşturduğunuz, anneannenizin bahçesine götürebilir.
Birden tat duyunuzu kaybettiğinizi, sonrasında koku alamadığınızı düşünsenize…
Ardından kulaklarınız duymamaya başlayacak…
Dokunamayacaksınız, hissedemeyeceksiniz…
Aşama aşama yaşayacaklarımız bunlar…
En sonunda da hayatı sevme yetilerimizi bir bir kaybedeceğiz…
Bu ne biliyor musunuz?
Tüm dünyada kendisini gösteren salgın bir hastalık…
Tek kurtuluş yolu sevmekten geçiyor…
Siz şimdi hangi aşamadasınız?
Merak ediyorsanız “Yeryüzündeki Son Aşk” filmini izleyim derim…
Daha da başka bir şey demem…
Bugünlük de benden bu kadar…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin… En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin… Özleyin… 
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Dingonun ahırı diye bir deyim vardır…
Bilir misiniz sevgili okur? 
Bilirsiniz… Bilirsiniz…
Merak ettim bu deyim nereden gelirmiş…
Araştırdım, bakın nasıl bir öykü çıktı.
Atlı tramvaylar zamanında,
Tramvaylar 2 atla çekilirken,
Dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için,
Azapkapı'dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş.
Tramvay bu haliyle Taksim'e kadar gelir,
Burada çıkartılan atlar,
Bugün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile,
Fransız Konsolosluğu arasında bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra,
Tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı'ya götürülürlermiş.
Taksim'deki bu ahırı Dingo adlı bir Rum vatandaş işletirmiş.
Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki "Burası Dingo'nun ahırı mı giren çıkan belli değil'' sözünün buradan geldiği söylenir…
Memleket dönmüş Dingonun ahırına…
Kimin ne yaptığı, neye hizmet ettiği belli değil...
“Söylesem tesiri yok... Sussam, gönül razı değil..." misali…
Sizinle paylaşasım geldi.
Siz yazdıklarımı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...
Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Daha iyi yaşamak için o kadar çalışıyoruz ve o kadar meşgulüz ki, yaşamaya zamanımız kalmıyor sevgili okur farkında mısınız?
Çaba ve hırs acaba hiçbir çağda bugünkü kadar amacını aşmış mıdır?
Büyük bir koşuşturmaca içinde geçerken hayat, her gün birbirinin benzeri zamanları tekrarlarken, insanın kendine yeterince vakit ayırabilmesi gerçekten
her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Zaman dengesinden yoksun, sürekli bir "zaman sıkışıklığı" içine hapsolmuş durumdayız. 
Sanki giderek daha meşgul oluyoruz ve telaşlı hayatımızda gereken her şeyi yapmak için yeterli zamanımızın olmamasında yakınıyoruz. 
Ya da yakınır halde buluyoruz kendimizi...
Evlerimizde bize zaman kazandıran bütün o araçlara ve hizmetlere karşın, eskisine göre çok daha fazla ve çok daha uzun süre, durup dinlenmek nedir bilmeden çalışıyoruz. 
Böylece bir şeyi beklemek zorunda kaldığımızda sinirleniyor, bizi  bekletenlere sinir oluyoruz.
Upuzun yapılacak işler listemizdeki maddeleri tamamlamak için kimi zaman ibadet etmek, kimi zaman aile toplantılarına katılmak ve kimi zaman da arkadaşlarla bir araya gelip gevşemek gibi "gerekli olmayan" etkinliklerden kesinti yapıyoruz.
İşi artık eve değil, her yere taşıyoruz, çünkü hedeflerimize ulaşmak, başarılı olmak için verimli olmak zorundayız...
Daha iyi bir hayata ulaşmak için daha kötü bir hayata katlanmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Ama geçici olduğunu düşündüğümüz süreç kalıcılaşıyor ve hayal ettiğimiz güzel günler şimdiki -elimizdeki- günlerimizi harcadığımızı, harcamaya devam ettiğimizi ve bir türlü o hayal ettiğimiz güzel günlerin gelmediğini zamanı tükettikçe fark ediyoruz, 
Panikliyoruz... Sonraaaa...
Daha hırsla sarılıyoruz, daha çok çalışıyor, daha az uyuyor, eşimiz, çocuğumuz, dostlarımızla daha az vakit geçiriyor ve o güzel günlere ulaşmak için daha çok fedakarlığa katlanmamız gerektiğini düşünüp biraz daha sıkıyoruz dişlerimizi...
Adeta fasit bir dairenin içine girip devasa bir çarkın dişlilerine kaptırıyoruz elimizi, kolumuzu, o da yetmiyor eteğimizi...
Sonrasında da daha iyi yaşamak için daha kötü yaşamak paradoksunu yaşıyoruz. 
Bir de bakıyoruz ki ertelediğimiz hayatımız artık geri gelmeyecek bir mesafeden bize göz kırpıp duruyor ancak biz bunu büyük bir şaşkınlıkla yeniden fark ediyoruz.
İşte tüm bunlar olurken bir de üstüne uzun zamandır yoğunluğumuzdan fırsat bulup da görüşemediğimiz bir yakınımızın veya dostumuzun, bazen anne babamızın ani kaybı artık bizde "keşke" ile başlayan bir pişmanlık duygusuna dönüştüğünde ne yazık ki bu durumun telafisi mümkün olmuyor.
İşte bu yüzden ne yapmamız gerekiyor sevgili okur... 
Çok geç olmadan önce kendimize, sonra sevdiklerimize zaman ayırmayı asla ihmal etmemiz ve her daim önce kendimizi sonra da  onları ne kadar çok sevdiğimizi söylememiz gerekiyor.
Yoksa her şey için çok geç olabilir... Benden uyarması... 
Siz aklınızı başınıza devşirip yazdıklarımı düşünedurun, ben müsaade istiyorum sevgili okur… 
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin… En çok beni özleyin… En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin… Özleyin… 


Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Bakın aklıma ne geldi... Nereden çıkageldi onu da hiç bilemem ama hoşuma giden bir yastıkaltı hikayesi daha var zihnimde sizinle paylaşacağım...
"İki komşu ülkenin hükümdarları, birbirleriyle savaşmaz ama, her fırsatta birbirlerini taciz ederlermiş.
Bu da, doğumgünleri ve bayramlarda birbirlerine ilginç hediyeler göndererek karşıdakine zeka gösterisi yapma şeklinde olurmuş.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırmış.
İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeliymiş.
Aralarında tek bir fark olacağını ama bu farkı sadece ve sadece ikisinin bileceğini söylemiş.
Günler ayları kovalamış, sonunda heykeller hazırlanmış ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderilmiş.
Heykellerle birlikte bir de mektup yollanmış.
Şöyle diyormuş heykelleri yaptıran hükümdar:
"Sevgili dostum, doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri, diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana da haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar, bu jeste önce çok sevinmiş ama sonra da sinirlenmiş.
Komşu yine akıl almaz bir bilmeceyle onu köşeye sıkıştırmıştı.
Hemen heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel, gramı gramına eşitti.
Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler ve aylar geçti. Her geçen günle birlikte hükümdarın sabrı taşıyordu ve maalesef bir türlü cevabı bulamıyordu. Bütün ülke seferber olmuş ama bir çözüm üretilememiş.
Sonunda, hükümdarın zindana attırdığı isyankar genç de bu durumu öğrenmiş.
Genç çözümün kendisinde olduğunu söyleyen bir haber uçurttu hükümdarına.
İyi, okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi kalmayan hükümdar bu gence de bir fırsat vermek istemiş. Aylar geçip de komşu hükümdara sevinçli haberi yollayamamak onu kahrediyormuş.
Genç önce heykelleri saatlerce incelemiş, sonra da çok ince bir tel getirilmesini istemiş. Teli birinci heykelciğin kulağından sokmuş, tel heykelin ağzından çıkmış. İkinci heykele de aynı işlemi yapmış. Tel bu kez de diğer kulaktan çıkmış. Üçüncü heykelde tel, kulaktan girmiş ama bir yerden dışarı çıkmamış. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyormuş.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı, büyük bir gururla yazmış:
"Kulağından gireni ağzından çıkaran insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır..."
Bu mesajdan sonra düşünme sırası tekrar diğer hükümdara geçmişti.
Hikayemiz böyle... Gördüğümüz üzere dersler çeşitli...
Tabiii anlayana sivri sinek saz... Anlamayana "Her Şeye Maydanoz"unuzun davulu az... Güm be de güm güm... Gümbe de güm güm... Güm... Güm... Güm...
Keşke günümüzde de sorunlar böyle zeka oyunlarıyla çözülse. Kimse ölmeden, zekayla kazanılan zaferler ve yenilgiler olsa sevgili okur...
Ne dersiniz?
Ama nerdeeee, görünen o ki akıl başka diyarlara uçmuş... Uçmuş da aklın nereye uçtuğunu bileniniz varsa tiz bana haber salsın...
Aklını ve gönlünü kullanabilen insan olabilmek bu kadar mı zor yaaa? 
Bu kadar mı zor? Sorarım size...
Siz söylediklerimi düşünedurun, hatta sadece düşünmeyin yazımın sonuna birzahmet yorum yapın...
Ben müsaadenizi istiyorum...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
İşte yine buluştuk sevgili okur…
Bugün gelmez diyordunuz ama yanıldınız...
Geldim işte, geldim...
Hem de bugünkü yastıkaltı hikayemizi cebime koydum da geldim...
Toprak bir gün aynaya dedi ki:
“Ay ayna!
İmreniyorum sana!
Çünkü kim sana baksa, kendini görür;
Bana bakanlar ise, sadece beni görür!”
Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin.
Biliyor musun?
Ben bana bakanların bugününü gösteririm.
Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin…”
Bu cevap, toprağın hoşuna gitse de, tekrar konuştu:
“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin…
Söyler misin bana,
Sana bakanlar,
Hiç dönüp bakar mı bana?”
Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:
“Merak etme!
Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”
Ya sizin yüzünüz ne yana dönük sevgili okur?
Bugüne mi?
Yarına mı?
Hadi siz yazdıklarımı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin...
En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin...
Özleyin...


Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Bugünkü yastıkaltı hikayeniz geliyor sevgili okur...
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar.
Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. 
Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir erkek çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. 
En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Çocuk arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 
20 kişi duraklamadan yürümeye devam eder, para verir. 
Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. 
Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3.5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. 
Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştır.
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post Gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.
Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? 
Durup ondan keyif alıyor muyuz? 
Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İmiş…
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
Keçileri kaçırıyoruz diyeceğim olmayacak sevgili okur… Keçileri olan var,  olmayan var...
Canım varın biraz da siz düşünün acaba daha neleri kaçırıyoruz diye...
Siz düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...


Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Osmanlı İmparatorluğu neden bu kadar hüküm sürmüş dersiniz?
Din, dil ırk ayrımı yapmayan "Devleti Aliye" namı diğer “Büyük Devlet” insanı yaşatmış çünkü insanı… İnsanı… İnsanı…
Çünkü bunun aynı zamanda devletin de yaşaması demek olduğunun, günün koşullarında, en çok farkında olanmış Osmanlı Devleti.
Sonra akıllı Avrupa bizim sistemimizi çözmüş ve kendine uyarlamış, bir güzel de sahip çıkmış…
Ve bugün var olan bütün değerlerimizin pazarlamasını biz hala yapmayı beceremiyorken, onlar yoktan var ettikleri yetmiyormuş gibi bir de bize satıyorlar… 

Ama, görelim bakalım mevlam neyler, neylerse güzel eyler...
Bizler Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Romanıyla “koca bir çınar”ın her daim filiz veren dallarıyız… Derinlerde köklerimiz var…
Ayırmayı deneyenler hiç vazgeçmediler ama,  bu o kadar kolay değil… Çünkü birbirimize kan bağıyla öyle bir bağlanmışız ki, derinlerdeki köklerimizi çıkarıp söküp atmaya hiçbir güç yetmez.
Ancak bu gücü bilen ve onu yaşatan nadir bir insanı izninizle anmak için yazdım bugünkü yazımı…
11 yıl önce şehit düşen Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan ve mesai arkadaşlarını saygıyla anıyorum ve kendilerine ithaf ediyorum.

Korkaklar her gün ölür... Yürekli olan da bir kere... 
Diyarbakır ve Diyarbakırlılar seni çok özledi Ali Gaffar Okkan...
Neden özledi biliyor musunuz sevgili okur... Neden? Neden? 
Çünkü, ilk defa hakiki bir devlet adamı görüyordu Diyarbakır...
Dimdik, doğru bildiğini yapan ancak yaparken de halkını ezmeyen, ezdirmeyen, yücelten, koruyan, kollayan, sahip çıkan bir devlet adamı... Tabiri caizse devlet baba oldu Diyarbakır'da Gaffar Baba... 
Halkını yürekten seven, hakir görmeyen, içlerinden biri...
Söz devlet adamlığından açılmışken bakın aklıma ne geldi?

Osmanlı devlet adamı, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarı Ahmet Vefik Paşa'ya Bursa Valiliği sırasında sormuşlar:
Paşa hazretleri, devlet adamında ne gibi özellikler bulunmalıdır?
Paşa "M" harfi ile başlayan özellikleri sıralayıvermiş bir çırpıda...
Muteber: Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçen, inanılır, güvenilir...
Mutedil: Ilımlı...
Mutena: Seçkin, özenilmiş...
Mu'tezim: Azimli...
Multif: Affedici, bağışlayan...
Muvaffak: Başarılı...
Muzaffer: Üstün gelebilen...
Mübeccel: Yüceltilmiş...
Mübeşşir: Müjde getiren, iyi sevindirici haber veren.
Müceddid: Yenileyici...
Mücerreb: Denenmiş...
Müdebbir: İşin sonunu düşünerek hareket eden, tedbirli...
Müeyyit: Kuvvetlendiren...
Müfekkir: Düşünen, düşündüren...
Müferrih: Ferahlık veren, sıkıntı gideren...
Müheyya: Hazır olan...
Mühib: Heybetli...
Mükrim: İkram eden, misafirsever...
Mültefit: İltifat eden, güleryüzlü...
Mümevviz: İyiyi, kötüden ayıran...
Münevver: Aydın, kültürlü...
Mümtaz: Diğerlerinden ayrı ve üstün tutulan, seçkin...
Ahmet Vefik Paşa bunları sıraladıktan sonra eklemiş: Ama bu özelliklere sahip adamlarını önce devletin arzu etmesi ve sonra onlara imkan vermesi şarttır.  Yoksa benim gibi dört ayda bir gelir, benim kaymakamlarım gibi geçim derdinde olur, devlet merkezli kendi şeref ve haysiyetinin temsilcilerine bu kadar ilgisiz ve vefasız olursa, devlet adamında bu özellikler olsa bile, adam içine kapanır, ne de kendisine faydalı olur... 
İşte merhum Ali Gaffar Okkan imkansızı başaranlardandı ki ona da yaşama imkanı vermediler. Tıpkı aynı vasıflara sahip daha önceki hakiki devlet adamları gibi...
Daha da size birşey demem sevgili okur... Anlayana sivrisinek saz, anlamayana "Her Şeye Maydanoz"unuzun davulu az... Güm be de güm güm... Güm be de güm güm... Güm... Güm... Güm...
Siz yazdıklarımı düşünedurun... Ben müsaadenizi istiyorum...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin... 
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...
Herkese Merhaba... Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
2011  yapacağını yaptı ve gitti…
Şimdi de 2012’yle başbaşayız sevgili okur…
Hayat bize daha ne sürprizler hazırladı?
Bilemem ama, dilerim en az 2011 yılında gezdiğim kadar seyahat etme imkanı bulurum kendi adıma… 
Şimdi sıra sizde, siz 2012'den ne istediğinizi biliyor musunuz?
İstemek dilediğini yaşamanın yarısıdır... 
Biz isteyelim de görelim bakalım sonra mevlam neylerse güzel eyler..
İşte şimdi size bir tane daha yastık altı hikayesi geliyor...
Okuyun hayatınız değişsin...
"Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş.
Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.

Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş veee…
Neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş.
Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?

-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.
Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. 
Her işte alın teri ve emek şarttır.” 
Okudum ama hayatım değişmedi diyorsanız size bir önerim daha var.
Az önce ne dedik her işte alın teri ve emek şart ise, siz de emek verin.
Yazılarımın bir kopyasının çıktısını alın.
Gidip gelip okuyacağınız bir yere asın.
Azimle gidip gelip okuyun, okuyun...
Zaman içerisinde okuduklarınızın hayatınıza geçtiğini göreceksiniz...
Ben öyle yapıyorum... Sonra demedi demeyin sevgili okur.
Şimdi bana müsaade yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin... 
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin... 

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Son zamanlarda en çok duyduğum sözlerden biri “geç kalmışlık” duygusu...
Evlenmek için geç kalmak…
Aile kurmak için geç kalmak…
Kendini güvende hissetmek için geç kalmak…
Bebek sahibi olmak için geç kalmak…
Cildinin, vücudunun eskisi gibi olması için geç kalmak…
Hayal gücümüzü kullanıp daha size neler için geç kalıp kalmadığınızı hatırlatabilirdim… Amma…

Bakalım nereden çıkıyor bu geç kalmışlık duygusu…
30 yaşına gelmiş bekar bir erkek veya kadının öncelikli söylemi kariyerdir ve etrafından bir şeyler için geç kalıyorsun ikaz ve baskılarına kalkan olarak bunu kullanır…
Ancak için için bu geç kalmışlık duygusu onu sürekli kemirir.

Küçük yaşlarımızdan beri ailelerimiz ve toplumumuz bizi okumamız ve kariyer sahibi olmamız gerektiği konusunda yönlendirir.
Artık üniversite bitmiş. İkinci üniversiteye kayıt yaptırılmış, iş bulunmuş ise, toplumdaki beklenti sıralamasına göre evlenilmesi ve daha sonrada çocuk sahibi olunması gerekiyor.
Ancak biz, okul, iş ve daha iyi bir iş noktasında öyle sabitlenmişiz ki etrafımızda bizim yaşıtlarımız artık evlenmiş hatta çoluk çocuğa karışmış ise…
Birden kendimizi “yetmedi mi çalışıp durduğun” , “çalış çalış nereye kadar“, “bir elin nesi var iki elin sesi var” gibi tenkit bombardımanının taaa içinde buluruz…

Siz kendinizi nerede buluyorsunuz sevgili okur… Paylaşın benimle… Siz oradan konuşun ben duyarım merak etmeyin…
Artık otuz yaşından sonra bir kadın ya da erkek hiç fark etmez istese de bu beklentileri gerçekleştirmekte eskisi kadar çabuk ve kolay kararlar veremez.
Daha detaylı düşünür…
Beğenileri farklılaşır.
Daha fazla özellik arar olur.

Hatta evlenmek istemesinin nedenini yalnız kalmamak mı yoksa,
Bir an önce çocuk sahibi olması gerektiği konusunda hissettiği zorunluluk mu?
Bunu kendine bile ifade edemez.
Ancak 30 yaşına kadar yalnız yaşamış,
Tek başına kendine göre hayatını düzenlemiş bir kadın ya da erkek içten içe hayatının içine bir başkasını katmak ve rahatını bozmak istemez.
Bu ortamı bozmaya değecek kişinin özellikleri listesi uzar gider ama…
Bu onu “eyvah ömrümün sonuna kadar böyle yalnız mı kalacağım” paniğinden de kendini alıkoyamaz.
Bu panik yüzünden hayatına giren her erkeği ya da kadını, kendince sınava tabi tutar ama bu arada günlerin güzelliğini yaşayamaz ve… Her biten ilişkiyi zaman kaybı olarak değerlendirdiği gibi…
Her gidene de zamanını çaldığı için sinirlenir.

Eğer bu anlattıklarım size tanıdık geliyorsa sevgili okur, aman dikkat…
Siz de benim gibi 30 yaş sendromunun taaa içindesiniz demektir…
Oysaki önemli olan…
Hayatı akışına bırakmak…
Geç kalmadığımızı kendimize hatırlatmak ve…
’Şimdi’yi yaşamaya çalışmaktır.

Bunu yaparken de kendimizle barışık olmalı… Ve…
Hayatımızı şu ana kadar yaptığımız gibi yine kendimiz planlamalıyız.
Başkalarının beklentilerini değil,
Kendi hedeflerimizi yerine getirmeye çalışmalıyız...
 

Benden söylemesi...
Seçim sizin... 
Bana müsaade...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...
İntihar her toplumda olduğu gibi bizim için de ciddi bir sorun. Depresyon hastalığı da bu konuda önemli etkenlerden biri. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki depresyonla mücadele intihar riskini azaltıyor. Yeni doğan bebeklerden alınacak birkaç damla kanla fark edilebilecek ve önlenebilecek bazı zeka geriliği durumları, yine tiroid hormonu eksikliğinin zamanında fark edilmesi de ruh sağlığını koruma yolları arasında sayılabilir. Uygun beslenme ve egzersizler, aşırı kilodan ve buna bağlı ortaya çıkabilecek bedensel ve ruhsal hastalıklardan korunulmasını beraberinde getirir. Stresle başa çıkma tekniklerinin yaygın olarak iş yerlerinde ele alınması iş gücü kaybına neden olan yorgunluk, doyumsuzluk, tükenmişlik gibi durumlarıazaltabilecek önlemlerdendir. Sağlıklı davranış geliştirme, alışkanlıklarımızın bağımlılık haline dönüşmesine fırsat vermeme, sigara, alkol, madde bağımlılıklarından korunma çok bilinen koruyucu ruh sağlığı alanlarından bir başkası.

Ruh sağlığını güçlendirme ve geliştirme konusunda neler söyleyeceksiniz?
Elbette, ruhsal bozukluklardan korunma ile ruh sağlığını güçlendirme ve geliştirmenin geçiştiği, örtüştüğü, birbirini tamamladığı alanlar da var. Bu arada korunma konusunu bağlamak için izninizle şu noktayı da vurgulayayım. Korunma çalışmaları yüzde yüz korunma demek değildir. Her ruhsal sorunu tamamen davranışlarımızı geliştirerek engelleyemeyebiliriz, işin biyolojik yönü de var mutlaka ama riski azaltmaktan, erken müdahale etmekten söz ediyoruz. Olumsuz etkileri en az düzeye indirmekten söz ediyoruz. Bu noktaya vurgu yapmışken ruh sağlığını güçlendirme konusuna da gelelim. Örneğin sağlıklı bir yaşlılık için gençlikte yapılacak çok önemli şeyler vardır. Kendine hoşlanacağı, üretebileceği alanlar yaratan, hayatına renk ve anlam katmayıbilen kişiler yaşlandıklarında ya da emekli olduklarında kendilerini işe yaramaz gibi görmezler.
Geleceğimizin garantisi gençlerimiz için neler söyleyeceksiniz?
Geleceğimizin garantisi olan gençlerimize, çocuklarımıza yönelik tutum ve davranışlarımız onların kendilerine güvenli, benlik saygısı yerinde kişiler olarak yetişmelerine de neden olabilir, ürkek korkak, güvensiz hep birilerinin desteğine muhtaç birileri olmalarına da. Aile içinde, toplumda şiddet şiddeti doğurur, saygı ise saygıyı… Yukarıda kısaca değinmiştim, alışkanlıklarımız konusu. Bağımlılık halini alan birçok yeni alışkanlık var özellikle gençler arasında. Bilgisayarı, cep telefonunu, hatta televizyonu düzensiz dengesiz kullanma, adeta bu araçların esiri olma. Bu davranışlar kişiler arası iletişimi olumsuz yönde etkilemenin yanında ciddi bedensel sağlık sorunlarına yol açabildiği de biliniyor.


Her geçen gün artan cinayet, intihar, adam yaralama, çocukların işledikleri suçların, olayların değerlendirilmesini yapabilir misiniz?
Yukarıda değinmeye çalıştığım sağlıksız davranışlar bireyleri ve bireylerin oluşturduğu toplumu etkiliyor elbette. Bu arada bireyleri aşan ekonomik zorluklar, işsizlik sorunu, ülkemizin genel anlamda içinde bulunduğu sosyal siyasi zorluklar da bireyleri ve toplumu olumsuz yönden etkilemektedir. Nasıl ki sağlık yalnızca sağlık profesyonellerinin başa çıkabileceği bir şey değilse ruh sağlığı da genel politikalarla bütün olarak ele alınması gereken bir konudur. Çalışanların özlük haklarının gerçekçi biçimde düzenlenmesi, çalışamayanlara iş bulma imkanı sağlanması, adalete, kolluk güçlerine güven yaratılması, eğitimde, sağlıkta eşitlik olması en temel ve olmazsa olmaz koruyucu ruh sağlığı faktörleridir. Bütün bunları birilerinden lütuf olarak beklememek haklarına kırmadan kırılmadan sahip çıkmak da vatandaş olarak bizlerin hakkı ve görevi olmalıdır. Bu yolda farkındalık geliştirmeliyiz.


 Prof. Dr. Bülent Coşkun Kimdir?
1952 Tavşanlı Kütahya doğdu. Darüşşafaka Lisesi’ni bitirdikten sonra, Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi’nde okudu. 1982 yılında Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan uzmanlık aldı. Zorunlu hizmet görevini Manisa Ruh Hastalıkları Hastanesi’nde yaptıktan sonra, Ankara Numune Hastanesi’nde ServisŞefliği, Yenişehir Ruh Sağlığı Dispanseri’nde Başhekim olarak görev yaptı. Daha sonra Sağlık Bakanlığı Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı görevini yürüttü. 1989 yılında Ankara Üniversitesi’nde doçentliğini aldı. 1995-2002 yılları arasında Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 2002 yılından beridir de Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Kocaeli Üniversitesi Toplum Ruh Sağlığı Birimi’nin Müdürlüğü’nü yürütmektedir.
Fotoğraflar: Ayhan Arı
Her yeni yıl tazelenen umutların, iyi dileklerin ve yüzü daha iyi bir gelecek hayal etmeye dönük özlemlerin paylaşılmasına vesiledir. Her yeni yıl; devreden umutların hüznüyle karışık, bir “yeni yıl daha iyi, daha güzel olsun” duygusunun canlanmasıdır bir bakıma. Her yeni yıl; bahara dair duygu ve inançlarımızın yenilenmesidir biraz da. Ve her yeni yıl; zamanın sonsuzluğundaki koşuda, herkesin kendince tanımladığı geleceğe ve kaçınılmaz olana, bir adım daha yaklaşmış olmanın karmaşasıdır aynı zamanda. Değil midir ki, bir doğa kanunudur; biten ve başlayanın, ölen ve doğanın, çürüyen ve yenilenenin diyalektiğidir hayat. Ve mesele, hayatı başlayanın, doğanın, yenilenenin yürüdüğü rotadan yaşamaktır. Devreden hasretler mi demeli umutlarımızın adına, biz öldükçe, azaldıkça, sesimiz gün be gün kısıldıkça büyüyen hasretler… Herkes kendince tanımlayabilir tabii; ama hasret, kan ile revan bir zamanda kıvranırken umutlarımız, en çok barış demek olmalıdır. Kendinle, hayatla, insanlarla, gerçeklerle… Hayat devam ediyor ve devam eden hayat, bağrında umutlar büyütüyor. Bu haftaki konuğumuz Prof. Dr. Bülent Coşkun’la, ruh sağlığımızın ne tür tehlikeler altında olduğunu ve bu tehlikelerden korunmanın yollarını konuştuk. İşte notlarım: 

Ruh sağlığı diyince ne anlamalıyız?
Ruh sağlığı, sağlığın ayrılmaz bir parçası olarak bilinir, söylenir. Ancak yaygın biçimiyle günlük ilişkilerimizde ruh sağlığından söz edildiğinde akla ruh hastaları, ruh hastalıkları gelebilmektedir. Ya da ruh sağlığını bozabilecek gerginlik yaratacak etkenleri öncelikle düşünebiliriz – günlük sıkıntılarımız, yorgunluklarımız, çıkmazlarımız, insan ilişkilerinde karşılıklı birbirimizi yıpratmalarımız gibi… Bu konularda teknik bazı ifadeler de günlük dilimizde yer bulmuş durumdadır, tükenmişlik gibi, stres gibi, depresyon gibi psikoz veya psikoza girmek gibi. Bazen bu terimler amacını aşan biçimde, anlamının dışında da kullanılabilmektedir. Öte yandan konunun uzmanları, ruh sağlığı deyince çalışabilen, üretebilen, sevebilen ve gülebilen bireylerden söz etmek gerektiğini düşünmektedirler. Sağlık bir bütündür, ruh sağlığı duygularımızla, düşüncelerimizle sağlığa anlam katabilmemize, sağlığımızın farkına varmamıza yarar. Belki ilerde değinme fırsatımız olur, bir de ruh sağlığını güçlendirme, geliştirme konusu var, sıra gelirse ondan da söz ederiz.  

Ruh sağlığımız ne tür tehditler altında?
Ruh sağlığımız tehdit altında mı? Ya da ruh sağlığımıza, genel sağlığımız dışında özel, ayrı bir tehdit mi söz konusu? Sağlığı bütün olarak ele almak durumunda olduğumuza değinmiştim. Bedensel, ruhsal ve sosyal özelliklerimizle sağlığımız bir bütündür, bir parçasını diğerlerinden ayrı düşünemeyiz, düşünmemiz gerekir. O halde önce “sağlığımız tehdit altında mı?” sorusuna cevap arayalım. Sağlığımız hızla değişen, yapaylaşan çevremizle, hoyratça harcanan doğal kaynaklarımızla, yarını düşünmekten çok bugüne odaklanan ve sürekli tüketmeye koşullanan yaşam biçimimizle, ciddi bir tehdit altında görünüyor, aksini söylemek çok zor. Benzer biçimde giderek her an daha fazla mekanikleştiğini gördüğümüz ilişkilerimiz; özveri, dayanışma, anlayış, hoşgörü kavramlarının iyi niyetli sözler olmanın dışında geçerliliğinin azaldığına tanık olmamız da sağlığımızın psikososyal yanına yönelik bir tehdit olduğu düşüncesini güçlendirmektedir.

Ruh sağlığının sağlığın nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu detaylandırır mısınız? Sağlıklı insan nasıl olur?
Memnuniyetle açmaya çalışayım. Sağlık kavramını nasıl bir çerçevede ele aldığımız önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün çok yaygın şekilde bilinen tanımında sağlığın bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali olmasına vurgu yapılmasının yanında sağlığın hastalık olmamasından öte bir durum olduğuna da dikkat çekilir. Sağlık iyilik hali olmasını gerektirmektedir. Bu durumda uzun süre devam eden bir bedensel hastalığı olan kişinin o hastalığına rağmen iyilik halinden söz edebiliriz. Özellikle de psikososyal iyilik halinden. Bedensel bir engeli vardır, görmüyordur, yürüyemiyordur, hatta belki bir uzvu yoktur ama, bu kişi üretebiliyordur, sevebiliyordur, yaşadığı topluma katkıda bulunabiliyordur. Bu özeliklerinin de farkındadır ve mutludur… Gelin birlikte düşünelim, görünür herhangi bir hastalığı ya da bedensel engeli olmayan ancak çalışmayan, üretmeyen, sevemeyen hatta zaman zaman gerginliği ile çevreye huzursuzluk saçan birisi mi daha SAĞLIKLIdır yoksa bir hastalığı ya da engeli olmasına rağmen yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi üreten, katkıda bulunan birisi mi? Görüldüğü gibi sağlıklı olmak, psikososyal iyilik hali olmak veya ruh sağlığı yerinde olmak “hasta” ya da “engelli” olmaktan farklı bir durumdur. Ruh sağlığını bu anlamda sağlıklı olmanın ayrılmaz bir parçası olarak görmek gerektiğini vurgulamak istedim.  

Toplumumuzda ruh sağlığı giderek bozuluyor mu?
Ruh sağlığımızın giderek bozulup bozulmadığı konusunda bir değerlendirme yapmak pek kolay değil. Belki de ruhsal sorunlarımızı daha fazla fark edebilir olduk… Yeni yılda ya da genel anlamda gelecekte ruh sağlığımızı korumak için neler yapabileceğimiz konusuna değinmeniz çok olumlu bence. İşte bu bile gelişmekte olan farkındalığımızın bir sonucu olabilir. Belki daha önce bu soru üzerinde pek düşünmezdik ya da ancak şakasını yapabilirdik, bir aşısı olsa da ruh hastalığından korunsak diye… Ruh sağlığımızı korumayı, ruhsal hastalıklardan uzaklaşmak ruhsal bozukluklarla karşılaşma riskini azaltmak anlamında alırsak bazı önlemlerden söz edebiliriz. Bir de, yukarıda da değinmiştim, ruh sağlığını güçlendirmek, geliştirmekle ilgili konulardan söz etmek mümkün. Burada hastalıktan, hasta olmaktan öte iyilik haline değinebiliriz.

Ruh sağlığımızı nasıl korumamızı tavsiye edersiniz?
Önce sizin söz ettiğiniz biçimde ruh sağlığımızı korunma yollarına bakalım: Sık ve yaygın olarak görülen bir ruhsal hastalık hali, günlük dilimizde çökkünlük, karamsarlık olarak ifade edebileceğimiz bir durumu, depresyonu ele almamız mümkün. Çökkünlükten korunmanın aşısı yok elbette ama kendimizi tanıma, güçlü ve geliştirmemiz gereken yönlerimiz hakkında farkındalık geliştirmemiz karşılaşabileceğimiz zorluklarla başa çıkmamızda bize imkan sağlar, hastalık belirtilerini bilmemiz ne zaman yardım almamız gerektiğine kolay karar vermemiz herhangi bir hastalıkta olduğu gibi sorunları erken çözmemize yardımcı olur.

DEVAMI YARIN...
Çalışanların özlük haklarının gerçekçi biçimde düzenlenmesi, çalışamayanlara iş bulma imkanı sağlanması, adalete, kolluk güçlerine güven yaratılması, eğitimde, sağlıkta eşitlik olması en temel ve olmazsa olmaz koruyucu ruh sağlığı faktörleridir diyen Prof. Dr. Bülent Coşkun, “Bütün bunları birilerinden lütuf olarak beklememek haklarına kırmadan, kırılmadan sahip çıkmak da vatandaş olarak bizlerin hakkı ve görevi olmalıdır. Bu yolda farkındalık geliştirmeliyiz”, şeklinde konuştu.

Bu hafta da sayfamıza Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi  ve Kocaeli Üniversitesi Toplum Ruh Sağlığı Birimi’nin Müdürü Prof. Dr. Bülent Coşkun'u konuk ettik... Ruh sağlığımızın ne tür tehlikeler altında olduğunu ve bu tehlikelerden korunmanın yollarını merak ediyorsanız beni izlemeye devam edin... Röportajımız yayına hazırlanıyor :))
Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Okuduğum bir alıntı çok hoşuma gitti sizinle paylaşmak istedim sevgili okur...
İşte geliyor o vakit bugünün yastık altı hikayesi...
Bir gün bir kadın evinden çıkar ve evinin önünde hayat tecrübesi ile dolu üç ihtiyara rastlar…
Onları tanımamaktadır…

Onlara: “Sizleri tanıdığımı sanmıyorum. Ancak aç olmalısınız. Lütfen eve giriniz. Size yemeniz için bir şeyler ikram etmek istiyorum”, der.
“Evin erkeği içeride mi?”, diye sorarlar. “Hayır o dışarıda”, diye cevap verir kadın. Onlar da bu durumda eve giremeyeceklerini söylerler.
Akşam kocası eve döndüğünde kadın ona olanı biteni anlatır.
“Git onlara benim evde olduğumu söyle ve içeri davet et” der karısına.
Kadın çıkar ve eve girmeleri için davet eder.
“Biz bir eve asla birlikte girmeyiz” derler ona. Kadın “niçin” diye bilmek ister.
Yaşlılardan biri ona: Arkadaşlarından birini işaret ederek isminin ZENGİNLİK, diğer arkadaşının isminin BAŞARI olduğunu söyler ve kendisini ise SEVGİ olarak tanıtır.

Ve: “Şimdi evine dön ve kocanla hangimizin eve girmesini istediğinizi kararlaştırın” diye ilave eder.
Kadın eve girer ve kocasına konuşmaları anlatır.
Kocası çok sevinir. Kendi kendine, “Ne güzel” diye söylenir. “Eğer böyle bir olanağımız varsa elbette Zenginliği davet edeceğiz” , der.
Ancak karısı böyle düşünmez. “Niçin Başarıyı davet etmiyoruz sevgilim?” diye sorar.

Bu sırada kızları diğer odadadır. Konuşmaları duyar ve hemen araya girerek kendi teklifini ortaya atar: “Sevgiyi davet etsek daha güzel olmaz mı? Evimizin her tarafı sevgi ile dolar” der.
Kocası karısına: “Kızımızın tavsiyesini tutalım. Hemen dışarı çık ve “Sevgiye davetlimiz olduğunu söyle”, der. Kadın dışarı çıkar ve üç yaşlı adama içlerinden hangisinin “Sevgi” olduğunu sorar ve ona: “Davetlimizsiniz içeri buyurun” der.

“Sevgi” ayağa kalkar ve yavaş yavaş eve doğru yürümeye başlar. Bu sırada diğer ikisi de ayağa kalkarlar ve onu takip etmeye başlarlar.
Kadın şaşkın bir vaziyette “Zenginlik” ve “Başarı”ya: “Ben sadece “Sevgi”yi davet ettim siz niçin geliyorsunuz?”, diye sorar.
Yaşlı adamlar hep birlikte:”Eğer siz “Zenginlik” veya “Başarı”yı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz dışarıda kalacaktık. Ama mademki siz “Sevgi”yi davet ettiniz, biz de o nereye giderse birlikte gideriz. Çünkü sevginin olduğu yerde, ZENGİNLİK ve BAŞARI da vardır”, derler.
Size dileğim odur ki sevgili okur…
Acının olduğu yerde, merhamet ve başarı…
Kendinizden şüpheye düştüğünüzde güvene kavuşmanızı...
Kendinize güveninizi yitirdiğinizde ve kararsızlık içine düştüğünüzde kendi yeteneklerinize güvenmenizi...
Yorulduğunuzda veya bitkin düştüğünüzde, size anlayış, sabır ve güç...
Korkunun olduğu yerde, korktuğunuzda, size sevgi ve cesaret dilerim...
Şimdi iki seçeneğiniz var sevgili okur…
Ya bugünkü yastık altı hikayemizi okuyup geçersiniz…
Ya da hikayemizi sevdiğiniz kişilerle paylaşarak SEVGİ’yi davet edersiniz.
Seçim sizin ama dilerim siz de benim yaptığım gibi ikinci yolu seçersiniz…
Siz  ne yapacağınızı düşünedurun sevgili okur, ben müsaadenizi istiyorum...

Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin...
Özleyin...



Dünya haritasını gözünüzün önüne getirin, Kıbrıs'a şöyle dikkatlice bakın, ne görüyorsunuz? Sanki namlusunu Ortadoğu'ya çevirmiş bir tank görünümünde ada dersiniz değil mi? Peki, Kıbrıs denildiğinde ilk aklınıza gelenleri sıralayın desem? Müzakereler, anlaşmalar, açıklamalar, Yunanistan, BM, AB, ABD, İngiltere ve RAUF DENKTAŞ dersiniz. Kendini söz sahibi hisseden ülkelerin açıklamalarına baktığınızda, sanki biz burayı zorla almışız, diğer ülkeler de bizden yaptığımız bu haksızlığı gidermemizi istiyorlar zannedersiniz. Bu izlenimler ancak, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara yakışır dedim ve konu üzerinde okuduğum kitapların ardından bir de Sayın Denktaş'la mini bir sohbet etme imkanı buldum. Şimdi sizden örportajımın ikinci bölümünü de okumanızı ve bugünü daha net görmenizi istiyorum. Haydi buyrun, söz sayın RAUF DENKTAŞ'ta :  

Neyi görüşecekler?
Rum tarafı kırmızı çizgisini ilan etti. Garanti anlaşması olmayacak, Türk askeri derhal adadan çıkacak, Türkiye’den gelip buraya yerleşenler Anadolu’ya dönecek, benim göçmenlerim eski yerlerine gidecek, yüzde 80 ile yüzde 20 arasında eşitlik olmaz, Türklerin haklarını koruyacak bir çerçeve bulacağız, diyorlar. Yani Rumlar Kıbrıs’ı istiyor. Verecek misin? Vermeyecek misin? Vermeyecekseniz ki veremezsiniz çünkü güvenliğiniz ile ilgilidir. Denizlere açık ülke olmanızla ilgilidir. Milli namus ve şerefinizle ilgilidir. Şehitlerinizle ilgilidir. Veremezsiniz. O halde, vermeyeceğiz ve biz bu devlete sahip çıkıyoruz, denmesi lazımdır. Bu sözü dediğim gibi bir Annan Planı’ndan evvel TBMM’de kayda geçmiş olan bu formülü aldatıldıktan ve evet dedikten, dedirttikten sonra Sayın Gül yeni Cumhurbaşkanı olunca, Sayın Toptan meclis başkanı olduklarında Kıbrıs’a geldiklerinde Kıbrıs meselesi iki gerçeğe bağlı olarak halledilebilir. Kıbrıs’ta iki devlet ve iki demokrasi vardır ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlük hakları vardır ve bu gerçekler kabul edilmelidir, diyerek aynı çizgiyi çizdiler. Hükümette böyle bir ses yok. Ancak, büyük millet meclisinden böyle bir ses yok. Dediğim gibi iki tarafta görüşmeye hazırız diyor.

Kiminle görüşecekler?
Dünyanın meşru hükümet adlettiği ve hudutları Girne’de biten, Türk askeri tümüyle adadan çıkmalıdır diyen Rum tarafıyla görüşeceksiniz. Efendim lider değişirseymiş, Papadapulos giderse ve başkası gelirseymiş bir ümit varmış. Makaryostan başlayarak bunların tümüyle görüşen insan olarak biliyorum ki ümit yok. Hepsinin aklında Kıbrıs’ı Yunan yapmak, bunu engelleyen Kıbrıs Türkü’nü azınlık yapmak, bunu yapabilmek için Türkiye’yi adadan çıkarmak ve garanti anlaşmasını ortadan kaldırmak gerekiyor. Yol bu ve, bunu dış dünya destekliyor. Bir ABD diplomatı derki Türkiye mükellefiyetlerini yerine getirsin. Türkiye, Kıbrıs Rumu’ndan nereye kadar kaçabilir.

 Ne durumdayız?
AB sen Kıbrıs’ı üye yaptım diyorsun. Hayır kardeşim sen Kıbrıs’ı üye yapmadın. Sen Kıbrıs’ta Rum ortağı üye yaptın. Yanlış yaptın, hata yaptın. Uluslararası anlaşmaları çiğnedin. İnsan haklarını çiğneyen bir tarafı üye yaptın, bu senin ayıbındır. Ama Kıbrıs’ın tümünü istiyorsan, o zaman evvela beni Türkiye olarak tam üye yapacaksın. Ondan sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni alabilirsin. Türkiye’nin elinde en büyük pazarlık şansı bu. Halbuki Kıbrıs’ı üye yaptı diye bizde telaş içindeyiz. Bizim tam üye olmadığımız bir yere Kıbrıs giremez. Sen Rum’u almışsın, kuzeye bakma hakkı yok, okuma hakkı yok, girme hakkı yok, Kıbrıs Hükümeti’nin idaresi kuzeye geçmedikçe benim de müktesabatım, benim de yasalarım oraya şimdilik geçmeyecek diyorsun. Kuzeyi alman için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle temas etmen lazım. Halbuki ne yapıyor AB, azınlık olarak gördükleri Kıbrıs Türkleri’nden başladılar şimdi uyum teması yapmaya ama, bizimle temas ederken derler ki sakın ola Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lafını etmeyin bir, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağını göstermeyin iki, e o halde benimle ne olarak konuşuyorsun sen, azınlık olarak konuşuyorsun. Para vereceklermiş bize yardım edeceklermiş, nu bu fıstık parası mı? ki bunu bile Rum’un rızasıyla veriyor. Rum’un malına mülküne dokunmayacakmışız o parayla, uzun lafın kısası o parayı biz alalım diye diz çökmüş vaziyetteyiz.

Çok karamsar konuşuyorsunuz diyorlar? Ne diyeceksiniz?
Hayır, ben Türk milletinin bilmesi için gerçekleri söylüyorum. Niye, çünkü basın AB’ye biraz evvel söylediğim gibi manşetleriyle ayıp yapıyorsun Kıbrıs’ı alamazsın, şu uluslararası anlaşmayı çiğneyemezsin, şu haltı etmiş insanları alman yüz karandır diyeceğine, her gün Türk milletini kandıracak başlıklar aıtyor. Mesela Türk basınında manşet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Roma’da temsilcilik açtı. Aferin bravo alkış. Ne güzel ilerliyor işler deniyor. Gerçekten Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin adını ağzına alan yok. Ne yapmışlar, bir şirket kurmuşlar orada, sizde şimdi gidip aynı Roma’da öyle bir şirket kurabilirsiniz. KKTC’nin adı yok. KKTC Dış İşleri Bakanı lordlar kamarasından konuşuyor. Bunlar manşet olmuyor. Millete her şey güzel gidiyor deniliyor. Hayır, orada egemenlik isteyemezsin, bağımsızlık isteyemezsin, garanti anlaşması olmayacak, Türk askeri adadan çıkacak, işte çizgi bu. Seni bunları müzakereye davet ediyorlar. Gidecek misin, gitmeyecek misin? Gitmeyeceğim diyeceksin ve pazarlığını dışta yapacaksın masaya oturmadan ve maalesef bizim hükümetimiz Kıbrıs’ta iki toplumlu delegasyona razıyım diyor.


Ne yapılmalı?
Kardeşim toplum olarak nereye gidiyorsun, benimde hakkım var desene.  Bu nedenle büyük bir endişe içerisindeyiz. Bunları yazıp, gündemde tutmaya çalışıyoruz. Şimdi AB hüviyeti nedir Türkiye için, bu çok mühim. Çünkü Kıbrıs meselesi Türkiye’nin en güçlü ve en haklı olduğu meselelerinden biridir. Bunda eğer Türkiye’nin bileğini bükerlerse, başını eğerlerse, diğer konularda Türkiye nasıl direnecek. Nedir diğer konular, Türkiye’de Ermeni meselesi var mı? Ermeni meselesi sadece Ermeni soykırım yalanı değil, nedir? Mesele topraktır. Kürt meselesi nedir? Topraktır. Dostumuz ABD Kürdistan’ı ensemize kurdu. Büyük Ortadoğu Projesi’nin selameti için ABD’nin, küçülmüş, ele geçireceği bir Türkiye’ye ve büyümüş bir Kürdistan’a ihtiyacı vardır. Oyun budur. Sevr Anlaşması’ndaki harita, ABD ve Avrupa’da birdenbire ortaya çıkmış değil, Ermeniler ve Kürtler’e, “unutmadık, biz de varız, devam edin” diyen mesajdır. Türkiye üzerinden büyük bir oyun oynanmaktadır.

Niçin?
Atatürk’ün Türkiye’ye verdiği her şeyi ortadan kaldırmak için. Başka ne istiyor AB? Türkiye’de azınlık olmayanlara azınlık hakkı ver diyor. Fransa’da aynı şeyi söylediklerinde, ne münasebet siz Fransa’yı parçalayacak mısınız? Fransa’da yaşayan herkes Fransız’dır deniyor. Bugün Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene” de aynı şey değil midir? Ancak bize gelince durum değişiyor. Ne yapacaklar, azınlığı burada kullanacaklar ve biz birbirimize gireceğiz. ABD Türkiye’ye ılımlı islamı gösterirken, ben İslamın daha sıcağını görmedim ama Türkiye ılımlı islammış, AB tamamlıyor bunu diyorki Atatürk ilkeleri bizim normlarımıza uymaz. Atatürk ilkelerinden vazgeçeceksin. Yani Kıbrıs meselesinin kaybından sonra karşınıza gelecekler bunlar. Bunları gazeteler yazıyor mu? Hep her şey güzel gidiyor. Millet kandırılıyor. Ancak, ılımlı islama doğru gidiliyor. Atatürk ilkelerinden vazgeçmeye gidiliyor. Onun için sohbetimize Fransa’dan gelen maildeki sözle başladım. Evet, Atatürk’e şükretmeliyiz. Tehlike vardır diyenler arasındayım.  


Rauf Dentaş Kimdir?
Rauf Raif Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi. Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi. 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türkleri’nin düzenlediği ilk mitingte Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı. 1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1.8.1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi. 1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı. 1964 Londra Konferansı’ndan sonra Makaryos tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada'ya girmesi yasaklandı.

Kurucu Cumhurbaşkanı DENKTAŞ
Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı. 1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü. 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28.2.1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi. 13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 22.4.1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi. 17 Nisan 2005'te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat'a devretti. Yakındoğu Üniversitesi Hastanesinin yoğun bakım servisinde 9 Ocak Pazar gününden bu yana tedavi gören KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 13 Ocak 2012 günü vefat etti. KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 17 Ocak 2012 günü Cumhuriyet Parkı’nda dualar ve gözyaşlarıyla toprağa verildi. Devlet töreniyle son yolculuğuna uğurlanan Rauf Denktaş’ın naaşı, Selimiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Girne kapısına, oradan da Şehitler Abidesi ve Meclis önünden izlenen güzergahtan Kuzey Kıbrıslı askerlerin çektiği top arabasıyla yaklaşık iki saat süren bir yürüyüş sonrası Cumhuriyet Parkı’na getirildi. On binlerce seveninin Denktaş’ı yalnız bırakmadığı cenaze töreninde alkışlarla, dualarla ve gözyaşlarıyla dev Kuzey Kıbrıs bayrağı açılırken, Denktaş’ın tabutuna karanfiller atıldı. Mekanın cennet olsun Sayın Denktaş… Fotoğraflar: Mustafa Küpçü





9 Şubat 2008 tarihinde KYÖD'ün davetlisi olarak Kocaeli'ye gelen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, "Ulusal ve Uluslararası Boyutta Kıbrıs Gerçeği" konulu bir konferans verdi. Heyecanla haber yapmak için KYÖD Sosyal Tesisleri'ne gittim. Ancak konferans sonrasında Sayın Denktaş tüm yorgunluğu gözlerinden okunmasına rağmen görüşme teklifimi kabul etti, kendisini fazla yormadan mini bir röportaj yaptım. Konferansta aldığım notlar ve kısa görüşmemizin notlarını derleyerek yazdım. Bu röportaj o zaman hayatta olan ve lale devrini yaşayan Barış Gazetesi'nde Haftanın Konuğu sayfasında 10 Şubat 2008'de yayınlandı. 13 Ocak 2012 gecesi kaybettiğimiz merhum cumhurbaşkanı Rauf Denktaş anısına bu röportajı sizlerle paylaşmak istiyorum...  

Türkiye nereye gidiyor?
Türkiye, sana Atatürk’ü bahşettiği için Allah’a şükret. Ondan sonra ne gördünse ve ne yaşamışsan Atatürk’e şükret diye, Fransa’dan bir mail aldık. Bugünlerde Atatürk’ün Türk Ulusu’na bahşettikleri hedef haline getirildi mi? Getiriliyor mu? Getirilecek mi? Üzüntüsü içindeyiz. Laiklik tehlikede mi, değil mi? Türkiye nereye gidiyor? Türk Ulusu bunlarla değil, Atatürk’ün istediği yolda daha da ileriye, daha güzele, daha modern bir yapıya kavuşmak için elbirliğiyle uğraşmalıydı. Bunlar neden oluyor? Bunları kim yaptırıyor? Ve Kıbrıs meselesi bu yapılanların içerisinde nereye oturuyor? Buna bakmamız lazım. Ulusal dava açısından Kıbrıs meselesi Sayın Korutürk’ün gibi, “Türkiye de elini, ayağını Kıbrıs’tan çektiği takdirde, Türkiye denizlere açık bir ülke olmaz”, dediği noktadadır. Stratejik açıdan rahmetli Ecevit’in devamlı surette söylediği gibi, “Güvenliği açısından Türkiye Kıbrıs’tan vazgeçemez”, vazgeçmemeli. Geçmişte Yunanistan Kıbrıs’ı, çoğunluk bendedir diye, ilhak etmeye kalktığında Türkiye ayağa kalkmış ve Lozan dengesini bozamazsın demişti.

Lozan dengesi nedir?
Lozan’da Kıbrıs Türkü İngiltere’ye bırakılmıştır. Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi bu dengeyi bozar, ben de bunu bozdurmam. Mücadelemiz bu şekilde başlamıştır. Zamanında Nato’nun hatırı ve Türk Yunan dostluğu için taksime razı olun denmiş, bu bile Türkiye’nin kendine ait olan bir adadan büyük fedakarlık yapması idi. Ki buna rağmen Yunanistan kabul etmedi. Yine kan ve revan devam etti. En sonunda 1958 yılının sonunda Kıbrıs’ta öldürülenler arasında Türkler’in sayısı yüzleri aşmaya başlayınca Türkiye yumruğunu vurdu ve Kıbrıs’ı istersen savaşı göze al dedi. 1959 Şubat’ında Zürih Anlaşması yapıldı. Anlaşmaya göre de Türk direği ve Rum direği olmak üzere iki ortağa dayalı bağımsız bir Kıbrıs olacak. Enosis’e karşı garantilenmiş üç ülke tarafından denetlenecek. Gerekirse Türkiye’nin müdahale hakkı bulunacağı ve 650 kişilik alayın da Türkiye’nin fiili ve etkin müdahale hakkının bir kolu olarak Kıbrıs’ta olacağı şartı konuldu. Türkiye böyle istedi. Türkiye hakkını böyle korudu. İşte bu Lozan dengesinin korunmasıdır.

Sonra ne oldu?
Rahat ederiz diye tabiatıyla kabul ettik, başka türlü bir şey yapamazdık. Ama orada şunu gördük. Yunanistan’ın eski Dışişleri Bakanlarından Evangelos Averof, Yunanistan’daki mecliste tehdit ediliyor. Enosisten vazgeçtin deniliyor. Ama Averof öyle bir cevap veriyor ki, tarihe not düşüyor. “Beyler Enosis’e İngiliz koloni idaresinden mi daha kolay gidilir, yoksa bağımsızlıktan mı?” aklınızı kullanın. Belliki, Rum bunu sıçrama tahtası olarak kabul etmiş. Ve yine geriye baktığımızda 1963 senesinin başlarında Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinde çoğunluğa sahip Kıbrıs Rumlar’ının, Kıbrıs Türkleri’ni yönetimde zayıflatarak daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan ile birleştirmeyi amaçlayan Akridas Planı’nı görüyoruz ki bu da 1963’teki saldırının çoktan planlandığı ve hazırlıkların yapıldığının kanıtıdır. Tıpkı Enosis fikrinde olduğu gibi. Zaman içerisinde ulusal bir dava olduğu için, altını tekrar çiziyorum, ulusal bir dava olduğu içindir ki Türkiye, Kıbrıs’a devamlı surette etinden budundan keserek bazı yıllarda bütçesini sağlamıştır. Direnişe devam için Oğuz Kalelioğlu gibi kardeşlerimizi göndermiştir isim değiştirerek, mukavemet devam etsin diye elinden gelen her şeyi yapmıştır. Ama en sonunda Yunanistan bir darbe ile artık bu çok uzadı diyerek derhal Enosis isteyip de ada da darbe yapınca, evlatlarını da feda ederek Kıbrıs’a gelmiştir. Lozan Dengesi bozulmasın diye.

İki bölgeli federasyon?
Deniliyorki iki bölgeli federasyon konuşalım. 60 antlaşmasında olduğu gibi bir taraf diğer tarafa tahakküm etmeyecek birlikte idare edecekler. Bu sefer altlarındaki coğrafya da korunacak ki güvende olsun Türkler. Rum bunu kabul eder görünür, 20 yıldır benimle görüşür ama sıra imzaya gelince yanaşmaz. Niçin? Çünkü ABD, İngiltere ve diğerler ülkeler, kendilerini taa baştan, Kıbrıs’taki zulmü, Kıbrıs anlaşmalarını inkar etmelerine rağmen meşru hükümet olarak tanımıştır. Kaldı ki, Makaryos’un da kendilerine, “benim yaptıklarım Kıbrıs’ı Enosis’e en yakın noktaya getirmiştir, bundan geri adım atmayınız. Geri adım atacaksanız Enosis için atarsınız”, diye vasiyeti var. Dolayısıyla meşru Kıbrıs Hükümeti ünvanını devam ettirmeleri bunların milli davalarıdır. Nereye kadar? Garanti Antlaşmasını ortadan kaldırıp Türk askerini adadan çıkarıncaya kadar. Bütün gayret bunun içindir. Anlaşma olsun, hem biz hem Türkiye beladan kurtulalım diye, Rum tarafının istediği hemen hemen her şeye evet dedik. Ancak onlara bu da yetmedi.

Yalnız iki konuda gerilemediniz nedir onlar?
Birincisi Kıbrıs Türkleri kurucu ortak olacaktır. Kıbrıs Rumları’nın içinde azınlık değil. İkincisi Türkiye’nin garantörlüğü devam edecektir. Müdahale hakkı devam edecektir ve Lozan dengesi bozulmayacaktır. Yani Türkiye’nin de üye olmadığı bir yere Kıbrıs üye olmayacaktır. 60 anlaşmaları bize bu hakları vermiştir. Nereye kadar geldik. Rumlar bunları yıkmak için bize saldırdılar, tabiatıyla bunları kabul etmediler. Bir vesile bulup, önümüze gelen her planı reddettiler. Ama uzlaşma zamanı benim alnıma yazıldı. Neden? Çünkü dünyanın meşru Kıbrıs Hükümeti olarak kabul ettiği hükümeti kabul etmiyoruz, asla etmeyeceğiz. Garantiler devam edecek. Türkiye’nin hakları ortadan kaldırılmayacak diyoruz. Hal böyle olunca biz uzlaşmaz olduk. Birinci AKP Hükümeti’ne yenilinceye kadar, Kıbrıs meselesi partiler üstü bir meseleydi ve Büyük Millet meclisinde oy birliğiyle kararlar alınıyordu. Ancak bugün iki devlet, iki demokrasi Türkiye’nin garantörlüğü esas alınarak yeni bir ortaklık kurulabilir konuşuluyor.

Birdenbire önümüze bir Annan Planı çıktı?
Kalp ameliyatı geçirmişim, hastanede yatıyorum. Bir hafta sonra, daha yürüyecek halde bile değilim, önümüze Annan Planı geliyor, diyor kalk. Halbuki ben ameliyata gitmeden önce İngiliz BM temsilcisi Gessoto’ya sordum. Rum basınında böyle haberler var. Bir plan çıkacakmış ortaya, plan çıkacaksa ameliyata gitmeyeceğim geciktireceğim, doğru mu?, dedim. Doğru değil dediler. Ameliyat oldum, derhal plan önümüze geldi. Ve Kıbrıs’ta ABD 30 milyon dolar harcadı. Bizden yana bizim gibi düşünen zannettiğimiz insanlar bu şekilde imha edildi ve ya imza ya istifa gibi bir tabloyla karşı karşıya kaldım. Azrail nerdesin canımı al da kurtulayım dedim.

Ya referandum?
Referanduma gitme kararı alındı. Ben bir noktadan sonra artık yokum dedim. Niye yokum dedim çünkü, o günkü AKP hükümetinin Annan Planı’na evet dediğini ve her şeyi kabul ettiğini, halkımızın da kabul etmesi için cemaatin içinde büyük bir faaliyet sürdürdüğünü, bana verilen sözlerin tutulmadığını gördüm. Newyork toplantısından sonra dedim ki: “Ben artık İsviçre’ye gelmiyorum, buyurun gidin. Mademki barış istiyorsunuz. Ben barış istemeyen, uzlaşmaz adamım. Siz gidin bu barışı alın gelin görelim bakalım.” Ben aman sakın ha dediğim halde, gittiler ve ta birincisinde kabul et ya da istifa et diyenler, benim 4 defa tadil ettirdiğim anlaşmaya, bazı değişiklikler de yaparak 5. defasında olur dediler ve geri geldiler. Ümit neydi? Türkiye’ye AB’nin kapıları ardına kadar açılacak, Kıbrıs’ta Rumlarla birleşirsek eurolar dolayısıyla, aş ve iş çoğalacak, herkes serbest, huzurla kardeşlik ve barış içinde yaşamaya başlayacak.

Hiçbiri olmadı. Ne oldu?
Sayın Erdoğan aldatıldığını ilan etti. BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi De Soto Rumlar tarafından kandırıldım dedi. Veziryan Rumlar tarafından AB adına iğfal edildim. Wetson kandırıldım dedi. Biz kandırılmayan insanlar da uzlaşmaz olmaya devam ettik. Şimdi Annan Planı’na evet demekle Türkiye neyi kabul ediyordu? Annan Planı, Türkiye’yi adadan atan, söken bir plandır. Müdahale hakkını ortadan kaldıran bir plandır. 650 kişilik askeri bile her 3 yılda bir, ne gün adaya çıkacağını müzakereye tabi tutan bir plandır. Bize Rum idaresinde vilayet veriyorlar. Vilayetin içine 60-70 bin Rum yerleştiriyorlar. AB normlarına göre biz bunlara siyasi hak da vereceğiz. Miksotatis’in dediği gibi 5-10 sene içerisinde Kıbrıs, Yunan’ın olur. En önemlisi de Türkiye’nin de üye olmadığı bir yere Kıbrıs üye olamaz hakkı uluslararası anlaşmalarla Türkiye’nin elinde ise, bizi Annan Planı AB’ye götürüyor Türkiye ona da razı oluyor. En büyük haklarını ortadan kaldıran bir plana razı oluyor. Şimdi hala ne yapıyorlar? En önemlisi şu, biz Annan Planı’na evet der demez, nasıl demeyecektik? diye Sayın Gül’ün beyanatı var. Hayır derseniz başınıza geleni çekersiniz. Yani Türkiye artık sizinle yok, Türkiye’den ayrılamamak kopmamak için her şeyini ortaya koymuş bir halka siz bunu söylerseniz tabiatıyla etkisi büyük olur.

Siz evet der demez ABD yorum yaptı?
Evet dedi ki mademki buna evet dediler bundan sonra Kıbrıs Türkleri ayrı bağımsızlık ayrı egemenlik isteyemez. Türkiye bu çizginin altında tutsun bunları. Bu yoruma ne Türkiye’den ne de Kıbrıs’tan itiraz gelmedi. Böyle yorumu kabul etmeyiz. Biz bağımsızız ve bağımsız kalacağız, hiçbir şekilde Rum’un azınlığı, vilayeti olmayacağız denmedi. Şimdi ne oluyor. Şimdi Rum tarafında seçimler olacak. İki haftanın sonunda bu seçimler tamamlanacak. ABD, İngiltere’ye diyor ki seçimlerden sonra bu sefer daha güçlü bir şekilde görüşmeleri başlatacağız ve devamlı surette sizi kontrolör edeceğiz. Yani direksiyonda Birleşmiş Milletler olacak. Siz, Kıbrıslı Rum ve Türkler sizin arkanızda olacak. Sizin arkanızda da biz olacağız. Amerika İngiltere’den sonra şimdi Rus’u da getirdi. Onlarda olacak ve gideceğiniz yolu biz tayin edeceğiz dediler. Hedefte malum birleşme, bütünleşme var. Karşımızda böyle bir tablo var ama, bizim hükümetimiz Türk hükümeti de biz görüşmeye hazırız diyor.

DEVAMI YARIN...
Blogger tarafından desteklenmektedir.