Herkese merhaba. 
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız? 
Peki kendiniz için bu yıl ne aldınız?
Kaç akşam işten eve dönerken bir köpeği okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu? 
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde gökyüzünde ne kadar çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Masmavi denizin o muhteşem kokusunun ciğerlerinizi doldurduğunu en son ne zaman hissettiniz?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı hiç? 
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalında kokladınız mı?
Bu yıl kaç gökkuşağı gördünüz?
Hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığa en son ne zaman tanık oldunuz?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Yıllardır görüşmediğiniz eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseye barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez hissettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunun gibi birçok "küçük şeye" bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yok eğer düşünmediyseniz, hazır yepyeni bir yıla yaklaşırken yazdıklarımı düşünün derim.
Yeni yılda hayatı tutabilmek, sevgiyi kaçırmamak ve keşke dememek için şimdi düşlerimizi ikiyle çarpalım ve onları gerçekleştirecek zamanı ayıralım kendimize sevgili okur.
Çünkü seksenli yaşlarında dahi dans edeceğini iddia edenler belki bastonla, belki de tekerlekli sandalyeleriyle müziğe ritm uydurduklarında, yirmili yaşlarında oturanlar boşa geçirdiklerini anlayacaklar koskoca güzelim hayatı.
Ve her sene sadece içinde yaşama sevinci olanlar görecek ve bilecek yeni yılın heybetini veee kıymetini... Yaşam merdiven, her yeni yıl olgun mutluluğa bir basamak.
Dilerim ki yeni yılın getireceği sağlık, mutluluk ve huzur, bizlere geçmiş yılların tüm kötülüklerini ve acılarını  unutturur.
Yeni yılda hiç kimsenin ümitsiz kalmaması, herkesin hayallerinin, dileklerinin ve ve ve umutlarının hayat bulması dileklerimle her şey gönlünüzce olsun sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. En çok beni özleyin. Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin.  
Herkese merhaba. Bugün 24 Aralık. 
Neşe doluyor insan. Neden mi? 
Bilirsiniz günlerdir bizi 21 Aralık'ta kıyamet kopacak safsatasıyla oyaladılar. 
Yaşamlarımızdan çaldılar.
Oysa bugün 24 Aralık ve yine günlerden "Her Şeye Maydanoz" ve biz buluştuk. 
Evet şükür kavuşturana sevgili okur. Şükür kavuşturana...
Neymiş efendim, milattan önce yaşayan Maya Uygarlığı'nın takvimine göre 21 Aralık 2012'de dünyadaki yaşam son bulacakmış.
Neymiş efendim, hayatta kalmak için gerekli sır iki bölgede gizliymiş. 
Bunlardan biri Güney Fransa'daki Bugarach Köyü, diğeri ise benim canım memleketimin güzeller güzeli ili İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı şirin mi şirin köyü Şirince imiş.
Nedenine gelince de; Maya Uygarlığı'na göre Şirince'nin sırrı, sırtını dayadığı Maden Dağı'nda gizliymiş.
Ayrıca Maden Dağı dumandır... Deloyloy deloyloy kibar yarim... Diye de bir şarkı vardır. Bilirsiniz sevgili okur bilirsiniz. 
Ne alaka demeyin. En az Mayalar'ın takvimi kadar önemsiyorum bu şarkıyı bu nedenle sizinle paylaşmak geldi içimden... Yok canım niye kafayı yiyeyim. Gayet iyiyim...
Peki şimdi siz çok merak ettiniz. Şirince'deki dağın gizemi neymiş? O vakit ben de anlatmaya devam edeyim. 
İnanışa göre M harfi şeklindeki Maden Dağı 21 Aralık'ta yıkılmayacakmış. Nuh Tufanı'nda bu tepeye oturan gemi, 21 Aralık günü tekrar ortaya çıkacak, dağın ortasına oturacakmış. O vakit Şirince'de bulunup bu gemiye binenler kıyametten kurtulacakmış... Nasıl ama hikaye.. 10 numara 10...
1999 depremi sonrası yayılan "Milenyum"u göremeyeceğiz safsatasını unutmadık değil mi? 
Dilerseniz sizi daha eskilere götüreyim. 80'li yıllarda kıyametin kopacağının belirtisi olan sakallı bebek doğdu haberini daha dün gibi hatırlıyorum.
Allah bu Mayalar'dan razı olsun ne diyeyim. Benim canım ülkeme torpil geçtiler. Ülke tanıtımımıza katkıda bulundular. Daha ne olsun sevgili okur.
Yeraltı Fıstığı Takvimi der ki 21 Aralık, günlerin uzamaya başladığı tarih olduğuna göre yazın gelmeye başladığının bir göstergesidir. Yaşasın bugün itibariyle bahar yola çıktı demektir. Yaz mevsimine çok az kaldı.
Hadi bakalım çıkın işin içinden çıkabilirseniz sevgili okur, herkes gibi ben de kuyuya bir taş atayım dedim. 
Bugün de bana ayrılan sütunların sonuna geldik, siz söylediklerimi düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. Bir tek beni özleyin.  


Herkese merhaba...  Nitelikli dolandırıcılar hepimize bir telefon kadar yakın sevgili okur. Derler ya teknoloji gelişti, mertlik bozuldu. Bizim halimizde o misal.
Bir gün cep ya da ev hiç fark etmez, telefonunuz çalar ve açarsınız. Telefonun ucundaki ses polis olduğunu söyler, size isminiz ve soy isminizle hitap eder hatta daha ileri gider aile bireylerinizin ismini sayar ve devam eder.
Kullanmış olduğunuz cep telefonundan emniyet görevlisi, askeri rütbeli ve hakim-savcı konumundaki şahısların eşlerinin rahatsız ve taciz edildiğini iddia eder. Bu şahısları yakalamak için çalışma yapıldığını ve bu çalışma için sizden kimlik numaranızdan tutunda, kredi kartı bilgilerinize varana kadar her şeyi öğrenmeye çalışır. Ya da;
Telefonunuzun sim kartının kopyalandığı, hattınız üzerinden yüksek miktarda görüşmeler yapıldığı ve yüklü miktarlarda borcunuz olduğu söylenir. Bir anda bunları duyunca şok olursunuz. 
Telefonun ucundaki ses devam eder, bu kişilerin tespiti için kimlik ve kredi kartı kullanıyorsanız onun bilgilerini talep eder. Yok eğer onu dinlemeye devam ediyorsanız ve soru sormuyorsanız, daha da ileri giderek, sizden peşin para alarak bu işi çözebileceğini söyler.
Bir başka numarası ise şudur: Telefonunuzu teröristlerin kullandığını, çok konuşma yapıldığını, sizin teröristlere yardım ve yataklık ettiğinizi iddia eder. Şok olur, dinlemeye devam eder ve saf saf inanır soru sormazsanız; telefonun ucundaki ses, faturanızın çok yüksek olduğunu söyleyip size ikinci şoku yaşatır. Ardından tüm bu durumların çözümlenebilmesi için sizden falanca bankaya para yatırmanızı talep eder.
Hatırlarsanız son birkaç yıldır cep telefonlarımıza ödül kazandınız mesajları sıkça gelirdi. Eğer bu mesajlara inanıp, mesajın peşine düştünüz mü bu yandığınızın resmiydi. Sizden yüklü miktarda kontör ya da para talep eden, haksız kazanç elde etmek için türlü türlü bahanelerle sizi arayan nitelikli dolandırıcıların eline düştünüz demektir.  
Hatta sosyal medya kullanıcısı iseniz, orada da sizi bulabiliyorlar. En yakın arkadaşınızın facebook adresini ele geçiriyorlar ve onun adına sizden para ya da kontör istiyorlar. Hesapta siz de arkadaşınızla konuştuğunuzu zannedip, her türlü şahsi bilginizi paylaşıyorsunuz. Ya da size verilen hesaba, arkadaşınız olduğunu düşünerek, istenilen parayı alelacele yatırmak için internet bankacılığını bile kullanabiliyorsunuz, şayet şüpheci bir yapıya sahipseniz arkadaşınızı telefonla ararsanız, dolandırılmak üzere olduğunuzu görebilirsiniz.
Her şey bu kadar basit. Her söylenene inanmayalım, araştıralım sevgili okur. Kolay para kazanmıyoruz ne de olsa değil mi? Aklımızı başımıza alalım lütfen.
Son bir haftadır yakın çevremden bu tür telefon alan o kadar çok insan oldu ki sizinle paylaşmak ve uyarmak istedim. Dikkat edelim lütfen.
Bugün de bana ayrılan sütunların sonuna geldik, bana müsaade. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. Keyifli hafta sonları diliyorum.
Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Ülkemizde yürütülen kurumsal sosyal sorumluluk projelerini incelediğimizde genelde kurum çalışanlarından ziyade topluma yönelik projelerle karşılaşıyoruz.
Bu projelerin topluma fayda sağlamanın yanı sıra, kurum isminin akılda kalıcılığını artırarak, kurumun tanınırlığına da hizmet ettiğini görüyoruz.
Dünyaya baktığınızda Kurumsal Sosyal Sorumluluğun bir standardı olduğunu görürsünüz. 
SA 8000, WRAP, ETI Base Code gibi sosyal sorumluluk standartları daha çok kuruluşların çalışanlarına karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmediğini sorgular. 
Social Accountabiliy (SA 8000) Standardı, bir kuruluşta sağlık ve güvenlik koşullarının tesis edildiğini; çalışanların yaşlarının çalışmaya uygun olduğunu ve zorla çalıştırmanın yapılmadığını; adaletli disiplin uygulamalarını, ırk, cinsiyet, din vb sosyal ayrımcılığa konu uygulamaların bulunmadığını; ücretlendirmede farklılık gözetilmediğini ve yeterli ücret ödendiğini; çalışma ve mesai saatlerine uygun çalışıldığını; örgütlenme ve toplu sözleşme hakkının sağlandığını sistemli olarak güvence altına alır. Bu konuların yönetilmesi için kuruluştan politika ve yönetim sistemi bekler.
Kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında topluma yönelik projeler yürüten kurumların, SA 8000 Standardı şartlarını tam olarak karşılayacaklarının garantisi yoktur. Ancak paydaşlarından biri olan topluma karşı duyarlı olan bu kuruluşların, kendi içlerinde çalışanlarına karşı da duyarlı olmaları beklenir.
Araştırdığınızda ülkemizde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda firmanın SA 8000 Standardı'na sahip olduğunu görebilirsiniz.
Standardın kuruma sağlayacağı faydalar nelerdir derseniz, bu standart yürürlükteki yasaların eksik bıraktığı yönlerine karşı sosyal sorumluluğu güvence altına aldığını, bunun firmanın imajını güçlendirmekle birlikte uluslararası alanda firmanın kredibilitesini artırdığını ve her şeyden önemlisi çalışanların uzun süreli istihdamı ile yeni işgücü yetiştirme sürecinden tasarruf edilmesine olanak sağladığını görebilirsiniz.
SA 8000 kurumlarda çalışma koşullarının etik düzenlemeleri için 9 temel konuyla ilgili gereklilikleri ortaya koyar: Çocuk çalıştırma, zorla çalıştırma, İş Sağlığı ve Güvenliği, Örgütlenme Özgürlüğü, ve Toplu Sözleşme Hakkı, Ayrımcılık, Disiplin Uygulamaları, Çalışma Saatleri, Ücretlendirme, Yönetim Sistemi.
Niçin mi anlattım bunları sevgili okur. Elbette Toplumsal Sosyal Sorumluluk projeleri önemli. Ancak ondan daha önemli bir ayrıntıyı da atlamadan toplumsal sosyal sorumluluk projelerini hayata geçirmeliyiz diye düşünüyorum. O da Kurumsal Sosyal Sorumluluk.
Benim canım ülkemde olduğu gibi, kurumsal sosyal sorumluluk ile toplumsal sosyal sorumluluk projelerini birbirine karıştırmamak ve gerekli sorumlulukları tam olarak, hakkıyla üzerimize alınmamız gerekiyor. 
Büyük büyük kurumların reklamlarla boy boy toplumsal sosyal sorumluluk projelerini duyurmaktan öte, önce kurumsal sosyal sorumluluklarının farkına varıp, dünyada insana dair uygulanan kriterleri birbir yerine getirmelerini beklediğimizi hepimiz adına ifade etmek istedim. 
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana "Her Şeye Maydanoz"unuzun davulu az bilirsiniz sevgili okur. Güm be de güm güm güm güm.  Hal böyle olunca siz yazdıklarımı düşünedurun, ben bu hafta da müsaadenizi istiyorum. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. En çok beni özleyin... Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...
Herkese merhaba... Herkese Merhaba... Herkese merhaba...
Ne şanslı bir şehir ki Kocaeli, Anadolu'da kurulan ilk ödenekli tiyatroya Kocaeli Şehir Tiyatroları'na sahip.
Şehir tiyatromuz kuruluşunda bu yana kültür sanat alanında kentimizi, ülkemizin hatta dünyanın özel bölgelerinden biri olmaya taşımaya, var gücüyle emin adımlarla, her türlü zorluğun özveriyle üstesinden gelerek, ekip ruhunu hiç kaybetmeden, devam ediyor.
Geçen sezonu politik tartışmaların gölgesinde kapatan "Şehir Tiyatroları" öyle bir "perde" dedi ki, milletin parasıyla millete tiyatro yaptığını açıkça ifade etti.
2012-2013 sezonu repertuvarımız olabildiğince farklı beğenilere sahip izleyicilere göre oluşturulmuş. Kocaeli Şehir Tiyatroları repertuvarına baktığınızda bunu rahatlıkla görebilirsiniz.   
Hadi hep birlikte bu sezon izleyeceğimiz oyunlara bir göz atalım.
Geçen sezonun açılış oyunu  “Kösem Sultan” oyunu, mevkilerin makamların mezata çıktığını, parasını verenin istediği yere tayin olduğu, ekonominin berbat olduğu, paranın düştüğü, altının fırladığı, hazinenin tamtakır ama bey-paşa konaklarının tavanlarına kadar altın dolu olduğu, rüşvete karışmayana "deli" gözüyle bakıldığı, Anadolu'da isyanın birinin bastırılmadan diğerinin çıktığı ve halkın akın akın İstanbul'a göçtüğü, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönemini ele alıyor.
Yoksa siz hala izlemediniz mi? Üzülmeyin, Kösem Sultan oyunu bu yılda devam ediyor. Muhakkak izleyin, çünkü Kösem Sultan zamanında yaşamadığınız için bugünümüze şükredeceksiniz sevgili okur şükredeceksiniz.
Çağdaş Dünya Tiyatrosu'nun en önemli eserlerinden biri “Kafesten Bir Kuş Uçtu (Guguk Kuşu)” bu sezon da sahnelenmeye devam ediyor. İnsanın kanını donduran bir ustalıkla yazılmış roman “Kafesten Bir Kuş Uçtu namıdiğer Guguk Kuşu” önce sinemaya uyarlanır, 1976 yılında 9 dalda oskara aday olur ve dört büyük ödülü alarak sinema tarihine geçer. Lakin, filimini de izleyen biri olarak, tiyatroda izlemenin keyfini asla vermediğini üzerine basa basa söylemek isterim.
Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın bu eşsiz oyununu hala izlemediyseniz, çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Çünkü dünyanın en iyi tekslerinden biri Kocaeli'de, eminim çok beğeneceksiniz.
Geçen yıldan devam eden oda tiyatrosu oyunlarımız “Seneye Bugün” ve "Eski Fotoğraflar"ı da mı izlemediniz? Şiddetle tavsiye ederim.
“Seneye Bugün” evlilik kurumunu farklı bir açıdan ele alırken, “Eski Fotoğraflar” ise kadının toplumdaki yerini değerlendirip hayata farklı bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Tavsiye ederim. 
Bu yıl 16. sezon açılışını yaptığımız şehir tiyatrolarımız, dünya tiyatrosunun en önemli yazarlarından Shakespeare’in yazdığı en önemli oyunlarından biri, yani tam anlamıyla bir tiyatro klasiği "Kral Lear" ile "PERDE" dedi.
Ünlü İngiliz yönetmen Malcolm Keith Kay'in usta yorumu,  oyunculuk performansları ve özellikle dekor tasarımıyla adeta bir görsel şölen niteliğindeki "Kral Lear" oyununu kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Öte yandan geçtiğimiz hafta prömiyeri yapılan “Dişi Horoz” adlı oyunumuz ise, Geleneksel Türk Tiyatrosu türüne bir örnek olarak, Gölcük Kervansaray Sahnesi'nde sergilendi. Üstelik oyunumuz kurum sanatçılarımızdan biri tarafından yazılıp, yönetildi.
 Bu oyunla birlikte, Gölcük Kervansaray Sahnemiz Türkiye’de ilk kez hayata geçecek olan Geleneksel Türk Tiyatrosu Sahnesi olması özelliğiyle ön plana çıkacak. Demedi demeyin. 
16. yüzyıldan kalma Gölcük Kazıklıkervansaray'da "Dişi Horoz" oyununu izlemeyi ihmal etmeyin. Farklı bir tat alacağınızı garanti ederim.
Yine oda tiyatrosu oyunlarımızdan “İtirafçı Yürek” ise bu yıl sahneye çıktı. Görselliği ile dikkat çeken oyun, ünlü bir yazarı faklı bir anlatım ile seyirci ile buluşturması açısından önem taşıyor.
"İtirafçı Yürek", korku, gerilim ve polisiye türlerinin öncülerinden ünlü yazar Edgar Allan Poe'nin birden fazla eserinden uyarlandı. Korkularının doruk noktasında hastalığıyla yüzleşen, çıldırmakla yaşama tutunmak arasında gidip gelen ve sonuçta hayatı altüst olan bir adamın bilinçaltı yolculuğu son derece çarpıcı görsel efektlerle gözler önüne seriliyor. Ben keyifle izledim,  size de öneririm sevgili okur.
Siz yazdıklarımı değerlendiredurun ben bu hafta da müsaadenizi istiyorum. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. En çok beni özleyin... Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin.

Herkese merhaba. Herkese merhaba... Herkese merhaba...
Yüzyıllar öncesinden Diyojen, "Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli meslek tanımıyorum" der.
Socrates ise, öğretmenin ve öğretmenliğin önemini, "Dünyada her şeye değer biçilebilir ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü onun eseri hem her şeydir, hem de hiçbir şeydir." diyerek anlatır.
Gelelim bizim memleketimize der gibisiniz sevgili okur, tamam tamam geldik. Yakın geçmişimize bir pencere açalım ve bakalım eğitimde nasıl bir geçmişten nerelere gelmişiz hep birlikte analiz edelim.
Cumhuriyetimizin hedefi Kurtuluş Savaşı'mızın sürdüğü günlerde çoktan belirlenmiş. Çağdaş, demokratik bir toplum yaratmak. 
Atatürk'üm Kurtuluş Savaşı'mızın en bunalımlı günlerinde 16 Temmuz 1921'de Ankara'da "Maarif Kongresi"sini toplar. Açılış konuşmasının odak noktası kesinlikle eski devrin boş inançlarından arındırılmış yepyeni bir kültüre doğru yol almanın kaçınılmazlığı olur. Tek çözümün eğitim olduğuna karar verilir. Ve kollar sıvanır. 
Eğitim için uygun atmosfer ve koşullar yaratılır. Çünkü genç Cumhuriyetimizin kaybedecek bir saniyesi bile olmadığı kabul edilir.
Cumhuriyet Türkiye'sinin devraldığı mirasa baktığımızda karanlık bir tablo ile karşılaşırız. Geniş halk kitlelerine ulaştırılamamış bir eğitim ve bir türlü aşılamayan bir okuma-yazma sorunu. Halkın yüzde doksanı okuma ve yazma bilmediği gibi, eğitimde var olan ikilik ise, birbirine taban tabana zıt bireyler yetiştirerek, toplumdaki kültür çelişkisini daha da tırmandırıyordu.
3 Mart 1924'te "Öğretim Birliği Kanunu" kabul edilir ve öğretimdeki bu uygulamaya son verilir. Yüzyıllar boyunca ülkemizde kız çocukları için eğitim yok sayılmışken, Atatürk'üm Türk milletinin kadını ve erkeği ile bir bütün olduğunu dile getirir, Türk kadınını yüceltir ve bugün de yürürlükte olan "Milli Eğitim Kanunu"numuzun eğitimde kadın-erkek farkı gözetmeksizin devreye alınmasını sağlar. 
Atatürkçü Milli Eğitim anlayışı yaygın, demokratik bir eğitimi yaşama geçirmeyi hedefler. Bu amaçla herkese okuma yazma öğretmek için bir seferberlik başlatılır.
1928 yılında Arap harfleri kaldırılır, yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü gerçekleştirilir. Harf devrimi yeni bir alfabeye duyulan gereksinimin yanında eğitimi yaygınlaştırmak, okuma yazmayı kolaylaştırmak için de etkili bir araç olur.
Ardından "Millet Mektepleri" açılır ve çok kısa sürede çok sayıda yetişkin yurttaşa okuma yazma öğretilir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'üm, "Millet Mektepleri'nde yazı tahtasının başına geçer ve dersler verir. Halkına önderlik eder. 
Atatürk'üm  bireyleri eğitimden geçmiş bir devletin değişen dünya koşulları, ilerleyen bilim ve teknoloji karşısında gerekli atılımları dinamik bir şekilde gerçekleştirebileceğine inanır ve milletini de buna inandırır. Çünkü Atatürk'üme göre Milli Eğitim Türk Milleti'ni daha güçlü, daha donanımlı yapma aracıdır.
Bakanlar Kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda, Ata'ya Ulus Okullar Başöğretmenliği ünvanını verir. 24 Kasım ise, Atatürk'ümün Millet Mektepleri Başöğretmenliği'ni kabul ettiği gündür sevgili okur. 
Öğrencileri, öğretmenleri, okulları çok seven Atatürk'üm yurt gezilerinde okullara uğrar. Sınıflara girer, sıralara oturur, dersleri dinler. Öğrencilere sorular sorar. Öğretmenlerle konuşur. Bunun yanı sıra her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatır.
Çünkü, yeni Türkiye'nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğüne  ve çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaştırılması gerektiğine inanan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'üm, söylediği sözlerle bunu her fırsatta da dile getirir. "Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir." Sözü Başöğretmen Atatürk'ün öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı anlatan en güzel örneklerden biridir.
Hal böyle olunca da Atatürk'ün 100. doğum yıl dönümü 1981 yılında benim canım ülkemde, 24 Kasım'ın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırılır. O gün bugündür Öğretmenler Günü'nü kutluyoruz sevgili okur. 
Ve bugün 24 Kasım 2012 Öğretmenler Günü. Geçmişimize bir pencere açıp, nereden nerelere nasıl bir inançla geldiğimizi anlatmak istedim. Bugüne nasıl güvenle bakmamız gerektiğini hatırlamak ve değerlerimize sahip çıkmak gerektiğinin bir kez daha altını çizmek istiyorum sevgili okur. 
Bizleri hammadde olarak ele alan, üzerimizde titiz, dikkatli ve sabırla çalışmalar yaparak bizi şekillendiren, duygularımıza, ruhumuza, fikirlerimize ve hayata bakışımıza yön veren, bize iyiyi, doğruyu, güzeli, milli duyguları ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılığı öğreten öğretmenlerimiz. Sıhhatlerini, nefeslerini, enerjilerini, kısacası ömürlerini bizim için harcayan öğretmenlerimiz.
Başta emekli öğretmen olan canım annem olmak üzere, eğitim ve öğretimime katkı sunan ve bana emeği geçen mektepli mektepsiz tüm öğretmenlerimin Öğretmenler Günü'nü kutluyor, kendilerine en içten, saygı, sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Bugünde bana ayrılan sütunların sonuna geldik sevgili okur, bana müsaade. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. Gönlünüzce bir hafta sonu diliyorum.
       

Herkese merhaba. 
Bir vakıf düşünün ki kültür değerlerimize sahip çıksın. Tarihimizde bizi büyüten örf, adet ve manevi değerlerimizi önemsesin ve güzelim dilimiz Türkçe'mizi araştırmak, araştırmaları desteklemek, korumak, yaşatmak ve tanıtmak için var gücüyle çalışsın. 
Bilim, teknoloji ve eğitim alanındaki faaliyetleri teşvik etsin.
Ülke sanayisinin ihtiyaç duyduğu vasıflı işgücü yetiştirilmesine ve bu suretle ülkenin istihdam imkanlarını artırıcı eğitim çalışmalarına katkıda bulunmak için okullar, eğitim kurumları açsın, işletsin. 
Güleryüzü personeli, temizliği, düzeni, disiplini, prensipleri ve birbirinden başarılı öğretmenleri ve eğitmenleriyle adından söz ettirsin.
Evet sevgili okur evet, Ahmet Elginkan Vakfı'ndan söz ediyorum.
Elginkan Vakfı, 50 yılı aşkın sanayi geçmişine sahip olan ve bünyesinde E.C.A., SEREL, EMAS gibi markaları bulunduran Elginkan Topluluğu'nun yaratıcıları Elginkan Ailesi tarafından 1985 yılında kurulmuş.
23 Aralık 2006 tarihinde açılışı gerçekleştirilen "Ahmet Elginkan Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi",  Elginkan Vakfı tarafından yaptırılarak Kocaeli halkının hizmetine sunuldu. İyiki de sunuldu.
8 bin metrekare açık alan üzerinde, 4.080 metrekarelik bir alan kurulu,
içinde üç adet bilgisayar laboratuarı, çeşitli mesleki eğitim laboratuarları (bilgisayar donanım, kumanda,PLC, elektronik, hidrolik-pnömatik CNC, temel motorculuk ve motor ayarları), 8 derslik, 180 kişilik bir konferans salonu, kantin, sığınak, revir ve arşivi de var. Yok yok anlayacağınız.
Eğitim Merkezinde Geliştirme ve Uyum Kursları ve Toplam Kalite Yönetimi Seminerleri olmak üzere iki ana başlık altında eğitimler veriliyor.
Tüm kurs ve seminerler ücretsiz olup, giderleri Elginkan Vakfı tarafından karşılanıyor.
Geliştirme ve uyum kursları 15.173, uzaktan eğitim ile verilen kurslar 1.330,
seminerler ile 29.527 kişi olmak üzere, Ahmet Elginkan Vakfı Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi'nde Ekim 2006'dan Eylül 2012'ye kadar 46.030 kişi eğitimler aldı.
Elginkan Vakfı Eğitim Merkezleri'nin vermiş olduğu ücretsiz eğitimler, 2006 yılında vakfa TBMM Üstün Hizmet Ödülü'nü kazandırdı.
"Dünya malı dünyada insanlara faydalı olduğu sürece değer taşır, insanlarımızdan kazandıklarımız,eğitim hizmetleri ile insanlarımıza geri vereceğiz." felsefesiyle hareket eden Elginkan Vakfı iyiki var. 
Ve iyiki Ahmet Elginkan Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi Kocaeli'de ve iyiki benim evimin yanıbaşında. Merkezin eğitim ve seminerlerinin takipçisi olarak sizleri de haberdar etmek, bilgilendirmek ve teşvik etmek istedim sevgili okur. Takdir sizin. 
Bugün de bana ayrılan sütunların sonuna geldik. Sizlere veda etmeden vakfın kurucularından rahmetli H. Ekrem Elginkan'ın o çok sevdiğim sözünü paylaşmak istiyorum. 
"Allah'tan bütün dileğim, kurduğum bütün müesseselerin devamlılığının sağlanması, memlekete faydalı birer kuruluş olarak insanlara iş imkanı yaratması, devlete vergi vermesi ve bizden sonra gelecek olanlara da örnek olmasıdır." 
Siz yazdıklarımı değerlendiredurun ben müsaadenizi istiyorum. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin sevgili okur. Gönlünüzce bir haftasonu diliyorum.

Herkese merhaba... Bugün 10 Kasım 2012. 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü ve Atatürk Haftası.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ümüzün ölümünün 74. yıldönümü sevgili okur.
Aslında sözkonusu benim Atatürk'üm olunca bugünlerde söyleyecek o kadar çok sözüm var ki, lakin ben susayım da Atatürk'üm anlatsın bize diye düşündüm.
Bunu nasıl mı yapacağım, hemen anlatayım. 
Can Dündar'ın Mustafa filmini izlediğim gün hayretler içinde kalmıştım. Çünkü sinema salonunda öğretmenleriyle beraber filmi izlemeye gelen 20 kişilik bir grup ilköğretim okulu öğrencisiyle karşılaşmıştım.
Filmi izlerken çocuklarımızın beynine kazınan yalan yanlış bilgiler ve kişisel yorumlar beni çok üzmüştü. Birşey yapmalı diye sesli düşünürken, değerli arkadaşım Nalan Uyanık'ın desteğiyle, Atatürk'ümüzün manevi kızı rahmetli Ülkü Adatepe'yi 2010 yılı Mayıs ayında konuğum olarak  Kocaeli 2. Kitap Fuarı'na davet etmiş, kentimiz öğrencilerinin birinci ağızdan ulu önderimizi dinlemelerini sağlamış çok ama çok mutlu olmuştum.
İşte o gün değerli büyüğümüz Atatürk'ümüzün manevi kızı Ülkü Adatepe, anılarından derlediği Atatürk'ümü anlatan kitaplar ve CD'ler getirmişti.  
Bugün sizi onlar arasından seçtiğim Atatürk'ün torunu Ahmet Kemal Doğançay'ın kaleme aldığı "Mustafa Kemal'i Atatürk Yapan 7 Temel Aile Sırrı" adlı kitaptan alıntılar yapmak ve bizleri yakın geçmişimize doğru bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Bu arada kısa bir süre önce kaybettiğimiz Atatürk'ümüzün kızı Ülkü Adatepe'yi de rahmetle anmak istiyorum.
Hep birlikte hatırlayalım bakalım Atatürk'ümüz neler söylemiş? 
Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir. (1929)
"İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, fani Mustafa Kemal; diğeri milletin içinde yaşattığı Mustafa Kemaller idealidir. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi bir tehlike anında ben ortaya çıktımsa beni bir Türk anası doğurmadı mı, Türk anaları daha Mustafa Kemaller doğurmayacaklar mı? Feyz milletindir, benim değildir. (1935) 
"Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir. Ben, manevi miras olarak hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, bilim ve akıldır.
Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki amaçlanan ereklere tam ulaşamadığımızı, fakat yolumuzdan da asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi yol gösterici edindiğimizi onaylayacaklardır.
Zaman hızla ilerliyor, ulusların, toplumların, insanların mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişimlere uğruyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini savunmak, aklın ve bilimin gelişimini yadsımak olur.
Benim, Türk ulusu için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde  akıl ve bilimin yol göstericiliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar. (1937)
Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkar edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasında bile olabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur. (1937)"
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, ölümünün 74. yılında, özlemle, saygıyla ve minnetle anıyor.
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün çevresindekilere sıkça söylediği bir söz ile bugün de müsaadenizi istiyorum. 
"Beni övme sözlerini bırakınız, gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin."
Ben ne yaptığımı söyleyeyim sevgili okur söyleyeyim. Umutsuzluğa kapıldığım an, başucu kitaplarımdan biri olan, "10.Yıl Nutku"nu okuyorum. Kendime geliyorum. Güç buluyorum. Atalarımızdan miras kalan, mücadele ruhumu hemen geri kazanıyorum. 
Şimdi siz ne yapabileceğinizi düşüne durun ben bu haftada müsaadenizi istiyorum. 
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. En çok beni özleyin. En çok beni özleyin... Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...



Herkese merhaba... 
29 Ekim benim ülkemin doğum günü.Cumhuriyet Mahallesi Muhtarlığı'nın talebi üzerine, İzmit Belediye Meclisi'nden karar çıkmış.Cumhuriyet Mahallesi Muhtarlığı adına yakışır biçimde "Cumhuriyet Bayramı" etkinlikleri yapar olmuş. 
Bize de gelen samimi davete katılmak şart oldu. Neden mi?Çünkü, herkesin siyasi fikrini bir kenara koyup, birlik ve beraberlik ruhunu yanına alarak, ulus olma bilinciyle Cumhuriyet Bayramı'nı kutlamaya geleceğine inandım.
Ne mi yaptık? Cumhuriyet Bayramı akşamı muhtarlık binası önünde toplandık.Kim miydik biz? Sadece halk. Ülkesini milletini seven, ulusal bayramını coşkuyla birlik ve beraberlikle kutlamak isteyen halktık biz.
Yaşlısı genci, Türkü Kürdü, Çerkezi Lazı, Alevisi, Sünnisi, solcusu sağcısı, farklılıklarımızı bilip bir kenara koymuş, ortak noktalarıımızda birleşip, birlikte kurduğumuz Cumhuriyetimizin doğumgününü kutlamak için bir araya gelmiştik. 
Heyecanla birbirimizin gözünün içine bakıyorduk. Birlikte kutlamanın keyfini çıkaracaktık. Öyle de yaptık. 
Mehteran takımı eşliğinde ellerimizde bayraklarımız meşalelerimiz, Cumhuriyet Mahallesi Demokrasi Parkı Soğucak Siteleri'nin önünde kurulan sahneye kadar hep birlikte keyifle yürüdük.   
Bizler birer birey olarak toplumsal sorumluluğumuzu yerine getirdiğimize inanıyorduk. Çünkü bizler düşünen varlıklarız. Bireyler düşünen varlıklar olmalıdır değil mi sevgili okur? 
Eğer bireyler düşünen varlıklar olmazsa, bir toplumu iyiye de kötüye de herkes yöneltebilir. Onun için biz bireysel ve toplumsal özgürlüğümüzü temel alıyoruz. Bireysel özgürlüğümüzü düşünürken de, her bireyin sonunda bütün ulusun ortak çıkarını ve devletin varlığını göz önünde bulundurması gerektiğine inanıyoruz.
Bireysel özgürlük mutlak olamaz, başkasının hak ve özgürlüğünün, ulusun ortak çıkarının bireysel özgürlüğümüzü sınırladığının da farkındayız. Bireysel özgürlüğümüzü sınırlamanın devletin adeta ilkesi ve görevi olduğunu da biliyoruz.
Ancak devletimizin bireysel özgürlüğümüzü sağlayan bir kurum olmakla birlikte, aynı zamanda bütün özel etkinlikleri, genel ve ulusal amaçlar için birleştirmekle yükümlü olduğunun da bilincindeyiz.
Bireysel özgürlük derecesinin devletin etkinliğini zayıf düşürmemesi gerektiği inancındayız. Üstelik devletsiz bir toplumun ya da güçsüz bir devlet yaşamının sonucunda da, herkesin herkesle mücadelesinin başlayacağının örneklerini de gördük.
Elbette bireysel özgürlüğün ne kadarından vazgeçilmesi gerekeceği, içinde bulunulan zamana ve ülkeye göre değişir.
Yurttaşların genel özgürlük ve mutluluğu için, bireylerden, ancak devlet için zorunlu olan bir kısım özgürlüklerin bırakılması da istenebilir.   
Fakat kimse şunu da unutmasın ki, Türk ulusu, baskılı yönetim ve tutsaklık zincirlerini parçalayabilmek için iç ve dış düşmanları karşısında yaşamını ortaya attı, çok kanlı ve tehlikeli mücadelelere girdi, sayısız özverilere katlandı, başardı, ancak ondan sonra özgürlüğüne sahip oldu. Bu nedenle özgürlük bizim yaşam biçimimiz.
Ve şunu kesin olarak söyleyeyim ki bir ulus, varlığı ve bağımsızlığı için her şeye girişir ve bu amaç uğrunda her özveriyi gösterirse, başarmaması olanaksızdır. Elbette başarır. Başaramazsa o ulus ölmüş demektir.
Öyleyse ulus yaşadıkça ve her türlü özveride bulundukça başarılı olamaması düşünülemez ve böyle birşey söz konusu olamaz. (1919)
Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, ulusun insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir. (1931)
Türkiye tutsak olarak yok olmaktansa, son nefesine kadar savaşmaya karar vermiştir. (1922) der ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk.
Biz bir kere daha dünya aleme nasıl bir ulus olduğumuzu Cumhuriyet Mahallemizden göstermeye çalıştık.
Canım Cumhuriyet Bayramımızı siyasetlerine alet edenlere inat.
En güzel günümüzde ülkemde kriz yaratanlara inat. 
Farklılıklarımızı kullanarak bizi birbirimize düşürmeye çalışanlara inat.
Bunu başaramayıp da bizi bir arada tutan benzerliklerimize saldıranlara inat bir aradaydık. Oyuna gelmeyeceğiz. Birlik ve beraberliğimizden asla ödün vermeyeceğiz.
Dünya tarihinin en büyük başarılarından biri olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nin kuruluşunun 89. yıla erişmesinin onur ve coşkusuyla "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı"mızı kutladık. 
Bugünü canları,kanları pahasına savaşarak canım Türkiye'mi bizlere armağan eden ulu önder Atatürk ve silah arkadaşlarını şükranla, minnetle andık. Eşsiz ülkemin doğumgünü bir kez daha kutlu olsun.
Aslına bakarsanız bu hafta da bana ayrılan sütunların sonlarına geliverdik. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin sevgili okur. Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin.
Herkese merhaba...
Bayram geldi hoşgeldi. 
Safalar getirdi.
Nedir bayram?
Annemin kokusunu doyasıya içime çekebilmektir BAYRAM.
Kaç yaşıma gelirsem geleyim babamın küçük kızı olduğumu bilmektir BAYRAM.
Ailemle birlikte yeni güne uyanmaktır BAYRAM.
Tüm sevdiklerimin sağlıklı olduğuna tanık olmaktır BAYRAM.
İçimdeki çocuğun her daim gülümsemesini görmektir BAYRAM.
Geleneksel bayram temizliği şenliklerimizin sona ermesidir BAYRAM.
Şeker toplamaya gelen çocukların yüzündeki gülümsemenin evrene yayılmasıdır BAYRAM.
Neşeli neşeli gümbürdeyen davulun sesiyle çevrenin meraklı bakışlarına aldırmadan çılgınca dans edebilmektir BAYRAM.
Başın dara düştüğünde koşup gelecek dostlarının varlığını hissetmektir BAYRAM.
Ölüm döşeğindeki dedenin hayır duasını almaktır BAYRAM.
Kabustan uyanmak, her şeyin aslında kötü bir rüya olduğunu görmektir BAYRAM.
Yıllardır huzurevinde yaşayan Ayşe Teyze'nin elini öpmek, halini hatırını sormaktır BAYRAM.
Kırgınlıklara son verip, gönül almayı başarabilmektir BAYRAM.
Acı, tatlı ne varsa aşımızda paylaşmaktır BAYRAM.
Başımıza ne gelirse gelsin birlik ve beraberliğimizden ödün vermemektir BAYRAM.
Sevgi ve saygıyla birbirine kenetlenmektir BAYRAM.
İç huzura sahip olmaktır BAYRAM.
Karnında kelebeklerin uçuşmasıdır BAYRAM.
Delice sevmek ve sevildiğini bilmektir BAYRAM.
Papatyaların baharı müjdelemesidir BAYRAM.
"Bayram  nedir diye sordum kendime
Bayram bir ömürdür benim gibi bir deliye"
Der ya üstad Can Yücel.
Ben de bayram nedir diye sordum kendime,
Aldığım cevapları paylaştım sizinle sevgili okur.
Sözün özü bana her gün bayram, ya size?

Herkese merhaba. Ekim ayı geldi. Bize tiyatroyu getirdi.
Heyecanlı bekleyişim sona erdi. Kocaeli Şehir Tiyatroları "perde" dedi.
Bizim şehir tiyatrolarında oyun izlemekten büyük keyif alıyorum sevgili okur. 
Bir oyunu en az üç kez izliyorum. Neden mi? 
Çünkü kendimi şanslı hissetmemi sağlıyorlar. 
Bunu nasıl mı başarıyorlar? Hemen anlatayım.
İnsana ayna tutan, insanın öyküsünü derinlemesine yansıtan eğitici sanat dalı tiyatro.
Kendinizi görüyorsunuz her oyunun içinde ve bu sizin 
değişiminizi ve dolayısıyla gelişiminizi  tetikliyor. Varlığınıza anlam katıyor. 
Hal böyle olunca da tiyatronun toplumunuzun eğitiminin, dilinin, kültürünün ve estetik duyarlılığının gelişmesi sürecine nasıl bir katkı sunduğuna tanık oluyorsunuz.
Toplumun bir aynası olan insanı eğitmenin en güzel yolu olduğunu keşfediyorsunuz tiyatronun, çünkü insanı düşünmeye sevk ediyor.
Topluma dolayısıyla bize, dinlemeyi, anlamayı, ince davranmayı, toplumsal kurallara uymayı öğretiyor tiyatro. 
İnsan sevgisi aşılıyor tiyatro.
Toplumun gelenek göreneklerini yaşatıyor tiyatro.
Tiyatro yaşamın bir parçası. Hem de en güzel parçası.
Çocukları, gençleri iyiye, güzele, doğruya, sevgiye yöneltiyor tiyatro.
Geçmişimizi, günümüzü, geleceğimizi algılamamıza yardımcı oluyor tiyatro.
Halkın içinden doğmuş bir sanat dalı tiyatro, insanları eğitiyor.
Eğitirken düşündürüyor, insanlara beraber gülme, beraber ağlama, beraber düşünme fırsatı sunarak insanca duygular aşılıyor.

Tiyatro bir toplumun kültür ölçüsüdür, kültür ölçüsü.
Tiyatrosuz toplum yeni doğmuş bir çocuk sayılır.
Daha dile gelmemiş, belki de henüz ilk sözlerini söylememiş bir çocuk.
Bir toplumun ilk piyesi, bir çocuğun ilk sözcüğü gibidir. Düşünsenize biz bugün 21. yüzyılda ilk çağlardaki toplumların kültürünü onlardan kalan eserlerle ölçüyor, anlamaya çalışıyoruz.
Ne şanslı bir şehiriz ki Kocaeli olarak, Anadolu’da kurulan ilk ödenekli tiyatro olan Kocaeli Şehir Tiyatroları’na sahibiz.
Bizim şehir tiyatromuz kuruluşundan bugüne kadar 86 oyun sergiledi ve kültür sanat alanında kentimizi, ülkemizin hatta dünyanın özel bölgelerinden biri olmaya taşımaya var gücüyle 
emin adımlarla koşmaya devam ediyor. 

KRAL LEAR'IN YARATICI KADROSU
Yoğun bir sezonun ardından yaz döneminde yeni sezon hazırlıklarını sürdüren ve repertuarını tiyatroseverlerin ilgiyle izleyeceği oyunlardan oluşturan Şehir Tiyatroları, Ekim ayında sezon açılışını dünya tiyatro tarihinin en önemli oyunlarından biri olarak kabul edilen “Kral Lear” ile yaptı. 
Shakespeare’in yazmış olduğu en karmaşık ve en zor oyun olarak bilinen “Kral Lear”, Özdemir Nutku’nun çevirisi ve ünlü İngiliz yönetmen Malcolm Keith Kay’in usta yorumu ile tiyatroseverleri adeta büyüledi.
Tiyatro eğitim ve öğretimine, Dünyanın en ünlü ve saygın üniversitelerden biri olan Londra The Webber-Dougles Academy of Singing and Dramatic Arts (London Institute)’ta başlayan ünlü yönetmen Malcolm Keith Kay, 40 yılı aşkın sanat yaşamı boyunca sayısı 70’in üzerinde profesyonel tiyatro oyununda başrol oynamış ve otuz sekiz oyunda sanat yönetmeni olarak görev almış. 
Tiyatro izleyicileri hatırlarlar 2000 yılında da "Üç Kuruşluk Opera" oyunumuzu yönetmişti Malcom Keith Kay. 
Oyunculuk ve yönetmenliğin yanı sıra eğitimci, araştırmacı ve danışman olarak 6 ülkede tiyatro sanatına emek vermiş Malcolm Keith Kay. Şimdi de hem de 2. kez Kocaeli’de.
Malcom Keith Kay'in enfes yorumuyla izlediğim "Kral Lear" oyununu sakın olaki kaçırayım demeyin. Muhakkak izleyin sevgili okur. Neden mi?
Çünkü, tıpkı siz de benim gibi kendinizi şanslı hissedeceksiniz.
Sadece “Kral Lear” oyunu olsa iyi daha tam 7 farklı oyunun da hazırlıkları devam ediyor tiyatromuzda. Anlayacağınız, daha bizim tiyatromuz hakkında size anlatacağım çok şey var ama, bugün de bana ayrılan sütunların sonuna geldik.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.

En çok beni özleyin.Hatta bir tek beni özleyin...
ÖZLEYİN...


Herkese Merhaba. Yürürken zihnim koşmaya başlar, ardından da içinde biriktirdiklerini bir çırpıda döküverir, işte bu beni mutlu eder çünkü, kuş gibi hafiflediğimi hissederim sevgili okur. 
İşte tam da bu yüzden iş çıkışı kendimi Plajyolu sahiline atıverdim. Üniversite öğrencilerimiz kente dönünce, sükunete bürünmüş Kocaeli’ye hayat geldi diye düşünürken, yolda Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı değerli büyüğüm Füsun Yıldız hanımefendiyle karşılaştım.
Sohbetimiz esnasında Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Sosyal Destek ve Burs Tanıtım Toplantısı haberini Kocaeli Valiliği internet sitesinde görünce ne kadar heyecanlandığımı ve bir o kadar da mutlu olduğumu dile getirdim.
Füsun hocam da en az benim kadar heyecanlı ve mutluydu. Bakın bana neler anlattı:
“Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi 2012-2013 eğitim ve öğretim yılına 1186 öğrenci ile başladı. Her geçen sene bu öğrenci sayısı artarken, bununla paralel olarak da üniversitemizde hem eğitim ile ilgili mekan ve alet ihtiyaçlarında hem de öğrencilerin barınma ve beslenme ya da yaşamlarını devam ettirme ile ilgili destek taleplerinde artışlar ortaya çıkar.
Üstelik Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki öğrencilerimizin demografik özelliklerine baktığımız zaman, genellikle orta-alt sosyo ekonomik düzeye sahip, çok çocuklu ailelerden geldiklerini görmekteyiz. Bu yüzden de okulun ilk açıldığı günden itibaren öğrencilerimizin burs istekleri yoğun olur.

Daha önce Tıp Fakültemizde daha çok öğretim üyesi temelli yürütülen bu destek sistemini bu yıl yeniden yapılandırdık ve bu amaçla yeni bir burs yönergesi hazırladık.
Yönergemizde Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitim gören öğrencilerimizi maddi ve sosyal olarak desteklemek, eğitim sırasındaki başarıyı özendirmek ve ödüllendirmekle ilgili uygulamaların düzenli yürütülmesini sağlamak; başta fakültemiz mezunları ve öğretim üyelerimiz olmak üzere burs fonuna kaynak sağlayabilecek kişilere bir çerçeve sunarak kurum kimliğimizi güçlendirmeyi amaçladık. Yönergemizin amaçlarından da anlayacağınız üzere öğrencilerimize hem destek hem de başarılı olan öğrencilerimiz için başarı bursları planladık.
Bu arada da endüstri şehri özelliği taşıyan ve Türkiye ekonomisine çok büyük katkıları olan Kocaeli’nde iş yeri bulunan iş adamları, sanayiciler, sivil toplum örgütlerinin yöneticileri, oda başkanları ve şehirdeki hayırsever kişilerle öğrencilerimizin ve Tıp Fakültemizin buluşturulmasını hedefledik.

Bu toplantı için de kendisi genç bir hekim adayı annesi olan Sayın Valimizin eşi Sevim Topaca’dan destek ricasında bulunduk, memnuniyetle kabul ettiler. Valimiz Ercan Topaca ve değerli eşi Sevim Topaca’ya gönülden sundukları destek için çok teşekkür ediyoruz.
Hal böyleyken sevgili okur sizlere biraz da toplantıdan çıkan sonuçtan bahsedeyim.
Kocaeli Valiliği’nden 5 öğrenciye, Kroman Çelik A.Ş. Genel Müdürü Sermet Hatunoğlu’ndan 30 öğrenciye, Polisan A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Necmettin Bitlis’ten 10 öğrenciye, Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’ndan 5 öğrenciye, Körfez Ticaret Odası Başkanı Mustafa Efe’den 5 öğrenciye, Alikahya OSB’den 20 öğrenciye, KOSBAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Şerif Kanık’tan 5 öğrenciye, Diş Hekimi Cem Bakırcı’dan 5 öğrenciye burs verileceği sözünü alınmış.
Kocaeli Üniversitesi öğretim üyelerimizin de öğrencilerine destek olmak için başvurmaya başladığını biliyorum. Valimiz Ercan Topaca’nın takipçisi olacağına emin olduğum geri kalan öğrenci bursları için de bu sayının hızla artacağına inanıyorum.
Bu çok önemli bir sosyal sorumluluk projesi... Emeği geçen herkese sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Görüyorum ki benim kentim Kocaeli taşın altına elini sokmuş.
Bu çorbada benimde bir tuzum olsun istedim ve yazdım sevgili okur. Duyduk duymadık demeyin. Birlik ve beraberliğimizi pekiştirecek bu güzel organizasyon üstün başarıya ulaşsın, daim olsun diyorum ve müsaadenizi istiyorum sevgili okur. Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.   

Herkese merhaba.
Ne güzel söylemiş Can Yücel.
"Şerefle bitirilmesi gereken en asli görev hayattır.
Bir lokma ekmek için şerefini çiğnetmeye 
Bir anlık eğlence için servetini tüketmeye,
Bir zamanlık mevki için el ayak öpmeye,
İnsanları ezip geçmeye,Günlük menfaatler için onurunu terk etmeye,
Bir kısım insanlara kızıp, tüm insanlara düşman olmaya, değmez.
Kimi zaman zor da olsa,
Kimi zaman çekilmez de olsa,
Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer."
Sahnesi ve perdesi olmayan hayat oyunun da düşünceleriniz neyse hayatınız da odur.
Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştirin. 
Nasıl mı yapacağız onu... Siz düşünedurun ben zihnimdekileri sizinle paylaşayım.
Hayatı inanılmaz derecede seviyorum.
Hayat insanı garip bir şekilde şaşırtıyor.
Yarının neler getireceğini bilmiyorsun ama, tahmin edebiliyorsun.
Kimi zaman hayat, 
Varlığımızın yegane amacı...
Kimi zaman hayat, 
Paylaştıkça çoğalan mutluluk sebebi...
Kimi zaman hayat,
Mutlulukların paylaşımını çok gören... 
Kimi zaman hayat, 
Sevgi yükü...
Kimi zaman hayat, 
Dert küpü...
Kimi zaman hayat, 
Ömür törpüsü...
Kimi zaman hayat, 
Varlığımızın ispatı...
Kimi zaman hayat,
Gücümüzün sınayıcısı...
Kimi zaman hayat,
Tadına varmak...
Kimi zaman hayat,
Sevgiyle kucaklamak...
Yılmamak...
Yorulmamak...
Güçlü olmak...
Dik durmak...
Çoğu zaman hayat...
Hayat...
Kafaya ...
Huniyi...
Takmaktır...
Her halinle seni seviyorum hayat...
Diyorum ve bu haftada müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyin...


Herkese merhaba... Şükür kavuşturana, bu hafta da buluştuk sevgili okur.
Marmara Bölgesi'nin doğusunda, İzmit Körfezi'nin kuzey kesiminde yer alır.
Zengin bir tarihi geçmişe sahiptir.
Ekonomisi, tarım, hayvancılık ve sanayiye dayalı ülkemizin hızla gelişen ve büyüyen ilçesidir.
Kocaeli endüstrisinin büyük bölümünü, ülke sanayisinin yüzde 15'ini barındırır. 
Kara, deniz ve demiryollarının birbiriyle kesiştiği önemli kavşak noktasında bulunur.
Limanlara yakınlığının yanında E-5 ve TEM karayollarının birbirine çok yakın bir alanında kurulmuş olması, havalimanlarına ve demiryollarına yakınlığı, hem Avrupa'ya yapılacak ticarette hem de Anadolu, Orta Asya ve Orta Anadolu'ya geçiş için taşıma kolaylıkları sunması, Türkiye'nin en fazla kalkınmış üç büyük kentinin ortasında ve onlara yaklaşık olarak 45 dakika uzaklıkta olması da yatırımcıların dikkatlerini bu bölge üzerinde yoğunlaştırmasının temel nedenleri arasındadır.
Körfez kıyı şeridi üzerindeki yerleşim yerlerinde, tabiatın oluşturduğu birbirinden güzel koyları ve doğal plajlarıyla farkını hissettirir size.
Tüm bu güzelliklerinin yanısıra yoğun sanayisi ile dikkatleri üzerine çeker.
Sürekli yükselen bir nüfus grafiği çizer.
Haydi bilin bilin bilin.
Hangi ilçemizden bahsediyorum sevgili okur. 
Hangi ilçemiz bu anlatmaya çalıştığım?
Gebze... Gebze... Gebze...
Neden Gebze?
Ciddi ulaşım sorunları var Gebze'nin lakin kimsenin bu sorunları çözesi yok anlaşılan.
Eee dedim benim de şu çorbada bir tuzum bulunsun.
Yeterki niyetiniz çözmek olsun. 
Son iki haftadır dikkatimi çekti, büyükşehir belediyemizin en eski araçları Gebze'ye konulmuş.
Nedenini öğrenebilir miyim acaba çok değerli Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı Ulaşım Daire Başkanlığı'ndan dedim ve işte buradan sorumu sordum ve cevabını beklemeye koyuldum. 
Gebze kooperatifinin araçları var ya diyeceksiniz sevgili okur biliyorum. Sizi duyar gibiyim.
Evet, evet onları da biliyorum. O konuya hiç girmeyeceğim bile söyleyecek o kadar çok yanlış var ki neresinden tutsam elimde kalıyor.
Ciddi bir başıbozukluk söz konusu. Kimin ne yaptığı belli değil. Anladığım kadarıyla Büyükşehir Belediyesi de konuya hakim olamıyor.
Gebze belediye otobüsleriyle 1 saat yolculuk yapıyorsunuz. Arabalar hurda. Koltuklar kırık ve hal böyleyken bir de aşırı kalabalık olması insanı çileden çıkarıyor çok değerli kent yöneticilerimiz.
Sesimizi duyan yok anlaşılan. Dalga geçer gibi Derince'ye en yeni belediye otobüslerini gönderiyorken vicdanınız sızlamıyor mu hiç merak ediyorum.
Biz İstanbul'da yaşamıyoruz ki ayakta seyahate alışalım.
Burası İzmit ve çözümü de basit Sayın Karaosmanoğlu ve değerli yönetici ekibi.
Yapın Gebze halkına bir güzellik ve 2-4 arası Gebze'ye gidip gelen insanları yol ücreti olarak 5 TL değil de 4 TL ödesin.
Ne olacak sayın başkan ne olacak.
Bu haberi duyan vatandaş cebini düşünecek ve bu saatler arasında İzmit'e gidip dönmüş olacak. Az da olsa indirimli binmek, çalışmayan insanlar için tercih sebebi olacak.
Hal böyle olunca 5 ile 7 arasında da otobüslerdeki insan yoğunluğu azalacak ve işten çıkan insanlar bir de otobüslerde ve minibüslerde ayakta seyahat ederek helak olmayacak.
Bir de eğer Gebze'ye gelen otobüslerinize bakıp en yenilerini göndermeyi başarabilirseniz. İnanın sizden iyisi olmaz.
Nasıl fikir ama sevgili okur. Nasıl fikir?
Yazık değil mi bu insancıklara, neden onları yollarda helak ediyorsunuz?
Çözüm bu kadar basitken ne duyuyorsunuz "Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Daire Başkanlığı"...
Yok eğer bu kadar basit bir öneriyi uygulayamıyorsanız neden o koltuğu işgal ediyorsunuz sorarım size?
Dedim ve müsaadenizi istedim sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Taptuk Emre'nin Yunus'a söylediklerini bilir misiniz sevgili okur. Bilirsiniz ya da bilmezsiniz hiç sorun değil.
Bir de benden okuyun bakalım nasıl da hoşunuza gidecek.
Yunus Emre ve mürşidi bakın ne konuşmuşlar.Ben yeni öğrendim çok da hoşuma gitti.
Hemen sizinle paylaşmak istedim.
"Siyaset kini, kin düşmanlığı doğurur.
Bizim işimiz sevgi ve kardeşliği yaymak.
Savaşçının öğretisi adam öldürmek.
Bizim işimiz bilim ve sanat.
Sen sen ol, savaşçının ayağı altında, siyasetçinin gözü önünde dolaşma.
Sen sen olarak kalmaya bak."
İşte bu siyasetçiler var ya bu siyasetçiler.

Alın birini vurun ötekine ne yazık ki.
Başımıza gelenler hep onların yüzünden hatta yüzsüzlüğünden sevgili okur.Bakın bunu nasıl yapıyorlar.
Öncelikle bizleri binlerce parçaya bölüyorlar.
Sen türbanlısın.
Senin başın açık.
Haydi ayrılın bakalım.
Sen Türksün.

Sen Kürtsün.
Haydi ayrılın bakalım.
Sen Alevisin.
Sen Sünnisin.
Haydi ayrılın bakalım.
Sen Atatürkçüsün.

Sen değilsin.
Haydi ayrılın bakalım.
Sen doğulusun.
Sen batılısın.
Haydi ayrılın bakalım.
Sen solcusun.

Sen sağcısın.
Siz de ayrılın bakalım. Haydi. Haydi. Haydi.Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar sevgili okur.
Sakın ola ki dolmuşa binmeyelim.
O-cu, bu-cu, şu-cu diye birbirimize kin gütmeyelim.
Aman ha dikkatli olalım.

Aklımızı başımıza alalım.
Her şeyden öce biz insanız insan. İnsan. İn-san.Düşünebilen akıl sahibi varlıklarız.
Her ne kadar kimimiz var olan aklını yeterince kullanmayı beceremezse de, kendi aramızda onlara da insan diyoruz unutmayın.
Bizi farklılıklarımızın yanısıra benzerliklerimiz de biraraya getirdi. Onları görelim.Etle tırnak gibiyiz.
Yaşadıklarımızdan ders çıkaralım.
Geçmişte birilerinin yanlış siyaseti bizi birbirimize düşürmedi mi?
Kim çekti acısını kim... Kim... Kim...
Bir zahmet hatırlayalım lütfen.
Yeterince akbaba var zaten memleketimizin başına üşüşmek için bekleyen, bir de biz birbirimize düşersek kolay lokma olur, bir çırpıda yutuluveririz.

Bu da bize yakışmaz sevgili okur. Bize yakışmaz... Yakışmaz.Şimdi hem birlik ve beraberlik zamanıdır, hem de sizinle benim için ayrılık vaktidir sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
Herkese merhaba... 
İşte beklenen Eylül geldi.... 
Eylül geldi hoşgeldi.
Nasıl bilirsiniz Eylül'ü sevgili okur... Nasıl bilirsiniz? 
İyi bilirsiniz iyi bilirsiniz ama, iyisi mi siz bir de benden okuyun.
Eylül, miladi takvimine göre yılın 9. ayı olup 30 gün çeker. 
Arapça Eylül, Süryanice "üzüm" anlamındaki aylul'den (üzüm ayı) gelir.
Hıristiyan Türkler  Eylül'e "İstavroz ayı", "haç ayı" derler. 
Bizim Karadeniz'de de değişime uğrayarak "istavrit ayı" adını alır Eylül.
Eylül adının İngilizce karşılığı olan "september" latince 7 anlamına gelen "septem"den gelir.
Peki şimdi de benim güzel dilim Türkçem'le bakalım Eylül'ü nasıl tanımlayacağız onu görelim. 
Bir kere öncelikle Eylül ayı bir bebeğin dünyaya gözlerini açması için en güzel aydır sevgili okur. Neden mi?
Neden olacak sevgili okur, tabiki içinde benim doğumgünümü barındırdığı için dünyanın en güzel ayıdır Eylül.
Denizi, güneşi, kumu doyasıya seven ben aslında tam bir sonbahar çocuğuyum.
Eylül'de doğanın kışa hazırlanmasına tanık oluruz, belki de ağaçların çıplaklığıdır sizi hüzne davet eden.
Belki siz de hüzünlenmek için sebep arıyorsunuzdur. Sakın suçu Eylül'e atmayın.
Gördünüz mü hüzün sizin içinizde sevgili okur sizin içinizde, Eylül ayında hiç değil...
Kimileri hüzün ayı olarak tanımlasa da Eylül'ü aslında bu tanımlama Eylül'e yapılmış en büyük haksızlıktır.
Çünkü, Eylül'ün gelmesiyle hayat canlanır ve gürül gürül akmaya başlar.
Çünkü, Eylül insanı değişime zorlar.
Çünkü, hayata yeniden başlamanın tam zamanıdır Eylül.
Çünkü, bir bakarsınız Eylül kanımıza girer...
Çünkü, Eylül 'de üşüyeceğiz, üşüdükçe sarılmak isteyeceğiz, sarılmak istedikçe aşık olacağız.
Çünkü, adına bir sürü şiir yazılan Eylül ayı AŞK'ı da beraberinde getirecek. Demedi demeyin...
Çünkü, Eylül'le birlikte sabahları hafif bir serinlik olacak, içimiz titreyecek kendimize geleceğiz.
Çünkü, yılın en güzel ayı Eylül, ne yaza ne de güze ait hisseder kendini, o başına buyruktur, davetkardır.
Artık ne yazın kavuruculuğu, ne de kışın soğuğu yoktur, çünkü kendine özel bir aydır Eylül.
Hem Ağustos'un ılık günlerini, hem de Ekim'in serinliğini barındırır içinde AŞK mevsimi Eylül.
Kalpler biraz daha hızlı çarpar Eylül'de.
Eylül, tatlı yaz rehavetinden uyanışı simgeler.   
İnsan ömrünün en güzel dönemi 30'lu yaşlarla özdeştir Eylül.
Bazen olumlu ve ılımlı bir düş gibidir Eylül.
Bazen de deli doludur Eylül.
Zamanı durdurmaya, yersiz yurtsuz hissettirmeye en müsait aydır Eylül.
Eylül ayı içinde ilkleri barındırır... Mehmet Rauf'un kaleme aldığı Türk Edebiyatı'nın ilk psikolojik romanıdır Eylül.
Bitişlerin ve yeni başlangıçların ayıdır Eylül.
Telaşların, hayallerin, vedaların,  "merhaba"nın ayıdır Eylül.
Sarıdan kızıla dönecek yaprakların ve yağmur kokusunun o enfes hazzıdır Eylül. 
Eylül, yazın bittiğini kabul edebilmektir. 
Eylül, kapının eşiğinde bekleyen kışa hazırlıklı olmaktır.
Eylül, umut ayıdır. Eylül, özlem ayıdır. Eylül yaza özlem, güneşe özlem, hayalini kurduğun sevgiliye özlemdir.
Unutmayın Eylül, son da olsa "bahar"dır bahar... Öyle size dayattıkları gibi hüzün değildir Eylül... Sakın ola ki Eylül'e hüzün yüklemeyin.
Herkese ve her şeye inat seni her halinle seviyorum Eylül. Hoşgeldin Eylül Hoşgeldin.
Ama seni uyarıyorum Eylül iyisi mi hiç azdırma ruhumu. İş açma başıma son"bahar".
Git işine yoldan çıkarma beni Eylül, yoldan çıkarma.
Siz söylediklerimi düşünedurun sevgili okur ben bu hafta da müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.

Blogger tarafından desteklenmektedir.