Herkese merhaba. Herkese merhaba. Herkese merhaba.
İhtiyarlık kaç yaşında başlar, hiç düşündünüz mü sevgili okur?
Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış olduğunu biliyor muydunuz?
Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan Süleymaniye Camisi'ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi tamamlandığında ise 86 olmuştu.
Galileo ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel ödüllü Alman doktor Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lepanto Sarayı adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere Başbakanı seçilen Gladstone son kez göreve geldiğinde yaşı 83'tü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgilidir.
İnsan kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanı ihtiyarlatan ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi kırıştırabilir.
Fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar.
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olamaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir.
Çıktıkça yorgunluğumuz artar.
Nefesimiz daralır ama, görüş açımız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
Tüm bunları bir kenara not edin.
Sonra demedi demeyin.
Şimdi bana müsaade.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin...
Türk milletini "Sözde Ermeni Soykırımı" yapmakla suçlayanlar, asıl Ermeniler'in dün Anadolu'da, bugün Azerbaycan'da yaptıklarına bir baksınlar bakalım, ne görecekler.
Ermeni meselesini anlamak için yakın tarihimize bir göz atalım  hep birlikte.
Gerçekleri görmek istemeyen dünya kamuoyunun aslında geçmişe gitmesine gerek yok.
Daha dün gibi yaşananlar.
1992 yılında Ermeniler'in gerçekleştirdiği "Hocalı Katliamı"nın fotoğraflarına bakmak bile "kimin soykırım yaptığı" sorusunun cevabını veriyor.
Bundan 20 yıl önce yani 26 Şubat 1992'de Azerbaycan'ın Hocalı kentinde, sivil halka karşı Ermeniler tarafından kelimenin tam anlamıyla bir katliam yapıldı.
Bugün sözde soykırım iddialarıyla Türkiye'yi suçlayan Ermeniler, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde 7 bin kişilik nüfusa sahip ve coğrafi konumu itibariyle bölge için stratejik önemi olan Hocalı kentini ele geçirmek için 25 Şubat'ı 26 Şubat'a bağlayan gece katliam gayesiyle harekete geçtiler.
Hocalı'nın işgali sonucu sivil, eli silahsız, Azerbaycan Türkleri çocuk, kadın, ihtiyar, genç ayrımı yapılmadan Ermeniler tarafından tüm dünyanın gözünün içine baka baka katledildi.
Resmi verilere göre o gece 83 çocuğa ve 106 kadına acımasız yöntemlerle işkence yapılarak, 613 kişi hunharca öldürüldü.
Ayrıca 487 kişi ağır yaralandı ve 1275 kişi ise rehin alındı, geri kalan nüfus da binbir zorlukla canını kurtardı.
O gece 26 çocuk tamamen ve 130 çocuk ise kısmen öksüz kaldı.
Küçücük çocuklarımızın gözleri oyulmuş, hamile kadınlarımızın karınları yırtılmış ve insanlarımız diri diri toprağa gömüldü. Hatta şehitlerimizin birçoğunun cesetleri yakıldı.
Tüm bunları ben söylemiyorum. Katliamın ardından çekilen fotoğraflar bangır bangır, tüm dünyaya adeta haykırıyor. Sözün özü görmek isteyen için çok şey anlatıyor o fotoğraf kareleri.
Daha 20 yıl önce Ermeniler'in Hocalı'da gerçekleştirdikleri katliamın, Miloseviç'in Temmuz 1995'de Bosna'da gerçekleştirdiği Serebrenitsa Katliamı ile benzeştiğini biliyor muydunuz sevgili okur.
Neden verdim bu örneği?
Çünkü bilindiği üzere Serebrenitsa Katliamı eski Yugoslavya Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi'nce SOYKIRIM olarak kabul edilmiş. Ya buna ne diyeceksiniz?
Eminim bunu ülkemizi sözde soykırım iddiası ile suçlayan Ermenistan yetkilileri kadar bütün dünya kamuoyu da biliyordur.
Hocalı Soykırımı'nda sivil halk sırf Azerbaycan Türkü olması sebebiyle Ermeni çeteleri tarafından imha edildi ve Ermeniler en önemli insanlık suçu olan "Soykırım Suçu"nu işledi.
Ancak malesef "Hocalı Soykırımı"nın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, konuya ilişkin olarak üzerine büyük sorumluluklar düşen insan hakları savunucuları hala görmezden geliyorlar.
Şimdi aklı başında biri çıksın da bana dünyanın uyguladığı bu çifte standartın sebebini açıklasın.
Hazır son günlerde dünya kamuoyunun ana gündem maddesi soykırımken Türkiye, Azerbaycan, Fransa ve genel olarak dünya kamuoyunu HOCALI SOYKIRIMI'nın asıl adının konulması ve sorumlularının cezalandırılması için harekete geçmeye çağırıyorum.
Ve inanıyorum ki dün Taksim Meydanı'nda Hocalı Soykırımı'nı anmak, görmek istemeyen dünyaya bir kez daha unutmadığımızı hatırlatmak için bir araya gelen binlere destek olmak için anlamlı bir konuşma yapan İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin, hükümetin bundan sonraki hamlesinin "Hocalı Soykırımı"nı tanımak olacağının sinyallerini verdi.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana "Her şeye Maydanoz"unuzun davulu az sevgili okur.
Güm be de güm güm. Güm be de güm güm. Güm güm güm. Güüüüüüüümmmmmmmmmmmm.
Bu günlük de benden bu kadar sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. 
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin....
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size yepyeni bir yastıkaltı hikayesi daha...
İki keşiş bir gün manastıra giderlerken, üzerinde köprü olmayan sığ bir nehri geçmeleri gerekmiş.
Nehir kıyısına yaklaştıklarında, genç bir kadının orada durduğunu fark ederler.
Keşişleri gören kadın, korktuğu için karşıya geçemediğini söyler.
Keşişlerin ağırbaşlı olanı "sorun değil" diyerek kadını sırtına alır ve karşıya geçirir.
Karşı kıyıya vardıklarında kadın teşekkür eder ve yoluna devam eder.
Tutucu ve sinirli yapıda olan diğer keşiş üzgün ve öfkelidir.
"Bunu neden yaptın?", der.
"Kadınlara dokunmayı, sırtımıza almayı bırak onlarla konuşmamızın bile yasak olduğunu bilmiyor musun?" 
Bir saatten fazla konuşur, sitem eder.
"Sen dinimizin yüz karasısın!" diyerek diğer keşişi aşağılar, başının etini yer.
Kadını taşıyan keşiş nazik ve sabırlıdır.
Huysuz keşiş susana kadar, ağzını açmaz.
Nihayet huysuz keşişin söyleyecek sözü kalmadığında,
"Kardeşim ben o kadını nehir kıyısında sırtımdan indireli bir saati geçti ama, görüyorum ki sen hala taşıyorsun!", der.
Siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. 
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Herkese merhaba. Herkese merhaba. Herkese merhaba.
Yeni gün yeni umutlar demek.
Güneş bugün biraz kararsız.
Elma desem çık, armut desem çıkma der gibi.
Bir görünüp bir kayboluyor.
Afacan bir çocuk misali oyun oynuyor bizimle.
Çocuk demişken aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okur?
23 Ekim 2011 tarihinde Van'da meydana gelen depremi yaşayan çocuklar.
Deprem görüntülerinde hep başrolde gördük çocukları.
Kimine enkaz altından çıkarılırken, kimine de enkaz altında kalmışken rastladık.
Peki deprem sonrası değişen yaşam koşulları altında ne yapıyor bu çocuklar.
Biz de yaşadık depremi, Van'a kar yağdığını gördükçe benim de Kocaeli'de içim titriyor.
Onlar için birşey yapmalı diye düşünürken güzel bir projeyle karşılaştım. Sizinle paylaşmak istiyorum.
Van'da depremden etkilenen çocukların yaşadıkları korku ve acı dolu günleri arkalarında bırakmaları için sosyal hayata kazandırma çalışmalarının olduğunu öğrenince içime bir parça su serpildi.
Kızılay Çekmeköy Şubesi'nin başlattığı "Van'da her çocuğa 1 oyuncak" kampanyası ile evlerinden ve okullarından uzak kalan çocukların çocukluklarından uzaklaşmamaları hedeflenmiş.
Depremin ardından boylarından büyük acılar ve sorumluluklar yüklenen çocuklar, devam eden yapılandırma çalışmaları içinde çocukluklarını yaşasın diye Türk Kızılayı Çekmeköy Şubesi oyuncak topluyor.
Şube başkanı İlhami Yıldırım ve ekibinin öncülüğünde yürütülen kampanya Mart ayının ilk günlerinde sona erecek. Bağışçılar istedikleri takdirde Van'a götürülerek, oyuncakların dağıtımında da görev alabilecek.
İyiki varsınız sayın İlhami Yıldırım ve beraberindeki ekip. Fikrinize sağlık.
Ne güzel haber değil mi?
Kampanyaya destek olmak istiyorsanız 0 216 640 19 99 nolu telefonu arayabilirsiniz.
Yok ben hemen destek olacağım derseniz de Çamlık Mahallesi Şehit Şahin Bey Caddesi No: 24 K: 1 Çekmeköy/İstanbul adresine oyuncak yollayabilirsiniz.
Siz ne yapacağınızı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyinnnnn.
Herkese merhaba.
Herkese merhaba.
Herkese merhaba.
Bugün size hayatımın erkeğini anlatacağım sevgili okur.
Babam...
Babam, yanımdayken özlediğimsin.
Babam, kendisinde kendimi gördüğümsün.
Babam, varlığına sırtımı dayadığımsın.
Babam, bana kendimi güçlü hissettirensin.
Babam, kaç yaşına gelirsem geleyim yanında kendimi çocuk hissettiğimsin.
Babam, bana kendimi özgür hissettirensin.
Babam, huzurumuzun  mimarısın.
Babam, hayatın yalanlarına inat, dürüstlük öğretilerine sığındığımsın.
Babam, gecemin karanlığını aydınlatansın.
Babam, bitip tükenmek bilmeyen yaşama azmimsin.
Babam, moral ilacımsın.
Babam, yorgunluk kahvemsin.
Babam, ilk aşkımsın.
Babam, yanındayken korkularımdan arındığımsın.
Babam, tutunacak en güçlü dalımsın.
Babam, arkama aldığım devrilmez dağımsın.
Babam iyiki varsın.
Herkese merhaba...
Herkese merhaba...
Herkese merhaba....
Aşık iki güvercin düşünün.
Gagalarıyla, güvercin usulü birbirlerine olan duygularını anlatırlar öyle değil mi?
AŞK'ta öyle sizin sandığınız gibi, dilin çok da önemi yoktur belki de ne dersiniz?
Ya da var da, biz duygularımızdan bahsederken hep bize öğretilmiş bir biçimle, televizyon ya da radyo diliyle, aslında başkalarının ağzıyla konuştuğumuz için anlatamıyoruz.
Oysaki kendi sevgi cümlelerimizi kuracak kabiliyete sahibiz.
Yeter ki emek verelim.
Yüreğin aklı beyninkine benzemez.
Çabuk kavrar gerçek olanı.
Gelin bugün farklı birşey yapın.
Veeee...
Sevdiklerinize kendi cümlelerinizle anlatın sevginizi.
Yaşam kısa, sakın ola ki bugün değil, yarın demeyin.
ER-TE-LE-ME-YİN.
(Guguk Kuşu)" Kocaeli'de
Herkese merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...
Dünyaya geldiğinizde önünüze biri dikilir ve "kurallar" der.
İşte o kurallar sizin deli ya da akıllı olduğunuzu belirler.
Peki deli kim? Ya da kim akıllı?
Kimin akıllı olup, kimin olmadığına toplum kararı veriyor.
Halbuki hangi ölçüt delilik kavramına akıllı bir bakış açısı getirebilir ki?
Uzayan sorulara inat, akıl ile deliliğin dehlizlerinde yönümüzü bulmaya çalışıyoruz hayatta.
Nereden mi çıktı bu delilik konusu?
Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın "Kafesten bir kuş uçtu (Guguk Kuşu)" oyununu izlerseniz, akıllılık ve delilik durumları birbirinden ince bir çizgiyle ayırırken, kimin deli kimin akıllı olduğuna siz karar vereceksiniz belki de.
Oyunun kahramanı Mc Murphy mahkumiyet cezasını çalışarak çekmek yerine, hastanede delilerle eğlenerek geçirmek ister. Küçük bir numarayla hastaneye gelmeyi başarır ve sonrasında olaylar gelişir.
Konu hakkında tek kelime daha  yazmam sevgili okur. Eğer çok merak ettiyseniz, gider oyunu izlersiniz. Kaldı ki kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.
Yok eğer izleme olanağım yok derseniz, o halde üzülmeyin. Çünkü, "Kafesten bir kuş uçtu" Amerikalı yazar Ken Kesey'in ilk romanıdır. Kitap, 1962'de Amerika'da ilk baskısını yaptığında, altmışlı yılların en iyi yapıtı seçilir. Kitabı edinip okuyabilirsiniz.
Onuda mı yapamıyorsunuz, yuh size demeyeceğim, bir alternatif daha sunacağım.
İnsanın kanını donduran bir ustalıkla yazılmış roman sinemaya uyarlanır, "Kafesten bir kuş uçtu" namıdiğer
Guguk Kuşu, 1976 yılında 9 dalda oskara aday olur ve dört büyük ödülü alarak sinema tarihine geçer. Hala izlemediyseniz, ne duruyorsunuz?
Ama filmi izleyen biri olarak, tiyatroda izlemenin keyfini asla vermediğini üzerine basa basa söylemek isterim. Neden mi?
Çünkü düşünsenize, kuşkusuz dünyanın en iyi teksleri arasında yer alan "Guguk Kuşu", Kocaeli'de, bunu bilmek bile heyecan verici. Bu bir ayrıcalık... Çok şanslıyız.
Üstelik sizi uyarmalıyım oyun kapalı gişe oynuyor. Biletinizi günler öncesinden ayırtmalısınız. 
Özellikle bu muhteşem oyunun bizimle buluşmasına vesile olan genel yayın yönetmenimiz Nejat Birecik'e sevgilerimi iletmek isterim. İyiki varsınız.
En az "Küheylan" oyunu kadar tadı damağımda kalan bir görsel ve zihinsel ziyafet izlememize olanak sağlayan yönetmenimiz Yunus Emre Bozdoğan'a sonsuz teşekkürler. İyiki varsınız.
Müthiş performansla sergilenen oyunu izlemiyor, adeta yaşıyorsunuz. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyor, kendilerini bir kez daha ayakta alkışlıyorum. İyiki varsınız.
Birbirinden başarılı oyuncularımız Barış Falay, Eylem Tanrıver Varlı, Engin Benli, Aydın Sigalı, Erdem Irmak, Tekin Ezgütekin, Cemal Aldıç, S.Taylan Ertuğrul, Nuri Karadeniz, Ozan Şahin, Utku Oğuz, Işık Öztorun, Nurcan Tural, Senem Akman, Mustafa Arpacıoğlu, Aytek Mete Elgün, Ferdi Yıldız, Volkan Dinç, Talha Kaya, Seçil Onur iyiki varsınız...Kocaeli için ciddi bir şanssınız...
HAYDİ KOCAELİ İYİ SEYİRLER...
Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Şubat ayına girdik de tam gaz ilerliyoruz bile sevgili okur… 
Uyanın uyanın… Uyanın da balığa çıkalım…
Hava çok soğuk ama olsun yeter ki gönüllerimiz bir olsun hiç fark etmez… 
Daha fazla saçmalamadan ben, iyisi mi yastıkaltı hikayemiz gelsin hemen…
Benim çocukluğumda en büyük eğlencemiz sokaklarda oyun oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Öyle kafelerde, alışveriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacası evine girip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenliydi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle bıçak, ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme tokat atar, yine oyuna dalardık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner ya da demir kaşık basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.
Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar... Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz…Salonun başköşesindeki divanda oturan aile büyüklerimiz, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Tüm bu gözlemlediklerim ne ruhumuza, ne kültürümüze ne de cüzdanımıza hitap ediyor.
Nedir bu yaşadıklarımız yahu bir düşünsenize?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk?
Siz düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum sevgili okur…

Yeniden görüşünceye kadar hoşça ve dostça kalın...
Haaaa bir de en çok beni özleyin...
Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
İşte yine buluştuk sevgili okur… Bugünkü yastıkaltı hikayemiz de hemen geliyor…
“Balıkesir’in Sındırgı ilçesinde 90 yaşlarında, Azmi isminde çok dinç ve genç görünümlü bir dede yaşarmış… 
Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış: “Bu gençliğin sırrı nedir?” diye… Bu soru soruldukça ihtiyar delikanlı güler geçermiş.
Sorular sıklaşıp, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki… Düşünmüş Azmi Dede, bu sırrımı kolayca herkese nasıl anlatırım diye. Sonra tüm meraklıları evine yemeğe davet etmeye karar vermiş.
“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. 
Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken Azmi Dede hanımına seslenmiş: “Hatun, şu kilerden bir karpuz getirir misin bize?”
Hanımı yaşlı haliyle hemen doğrulmuş kilere giderek bir karpuz getirmiş. Azmi amca karpuza şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da: “Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin?” demiş.
Hanımı karpuzu götürmüş başka bir tane getirmiş. Azmi Amca onu da bir yoklamış yine beğenmemiş. 
“Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin?” demiş. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlanmış. Dedemiz nihayet beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş.
Herkes karpuzunu afiyetle yerken Azmi Dede sormuş: “Eee arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı?”
Herkes birbirinin yüzüne bakmış, kimse bir şey anlamamış: “Hayır Azmi Dede bu sırrı biz anlayamadık” demişler.
Azmi Dede gülmüş: “Efendiler” demiş, “o gördüğünüz karpuz kilerde bir taneydi, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile “aman be adam, defalarca şu karpuzu ne taşıttırıyorsun bana” demedi. Beni sizin önünüzde mahçup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanıma borçluyum.
Biz birbirimizi başkalarının önünde zor duruma hiç düşürmeyiz. Aramızdaki hiçbir sıkıntıyı dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız” demiş.”
Ya siz sevgili okur ya siz? Sizler neler yapıyorsunuz?
O vakit siz düşünedurun ben müsaadenizi isteyeyim.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyinnnn.
Herkese merhaba...
Herkese merhaba...
Herkese merhaba....
Şubat ayı tam gaz ilerlerken gelsin bakalım yastıkaltı hikayemiz.
"Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar.
Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş.
Kadın kocasına 'Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor'merhaba, demiş.
Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.
Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.
Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış,
'Bak' demiş kocasına, "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum kim öğretti acaba?"
"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap vermiş kocası.
Hayatta da böyle değil midir sevgili okur?
Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır.
Birini eleştirmeden ve hemen yargılamadan önce kendi zihin durumumuza bakmak ve 'iyi' olanı görmeye hazır olup olmadığımızı fark etmek güzel bir fikir olabilir...
Ne dersiniz sevgili okur? Ne dersiniz?
Siz ne diyeceğinizi düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok  beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyin...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size bir tane daha yastıkaltı hikayesi...
Pers sultanı iki tane adamı idama mahkum eder.
Adamlardan bir tanesi duyar ki kral atlara çok düşkün, atları çok seviyor.
Haber gönderir der ki, kral bana bir yıl süre tanısın ben onun atına uçmayı öğretirim.
Kral bunu duyunca çok hoşuna gider.
Tamam der, verdim bir yıl.
Öbür mahkum der ki, sen napıyorsun?
Sen şimdi kralın atına bir yıl içinde uçmayı öğretebileceğini mi zannettin?
Sen sadece ölümü, kaçınılmaz sonu geciktiriyorsun.
Gülümser diğer mahkum, hayır! der.
Ben kendime yaşamak için dört seçenek tanıyorum.
Bir... Bu bir yıl içinde kral ölebilir!
İki... Ben ölebilirim!
Üç... At ölebilir!
Dört... Bakarsın ata uçmayı öğretirim!
Düşünsenize sevgili okur, idam sehpasına giden adam bile yaşamak için kendinde dört neden bulabiliyorsa, bizler o yaşam ağacının o çok güzel  meyve dolu dalları dururken, ağacın gövdesine sarılıp durmuşuz ve o güzel meyveleri  neden yiyemediğimizi düşünüyoruz.
O meyveleri yiyebilmek için o ağaca tırmanmak lazım!
O meyveleri yiyebilmek için en uçtaki dallara çıkmak lazım!
Bunun için de riski göze almak lazım!
Düşmeyi, kafanızı, kolunuzu kırmayı göze almanız lazım!
Eğer siz riski göze almaz, eğer siz ağaca çıkmazsanız,
Bilin ki birileri o meyveleri yemek için,
O ağaca çıkmak için, 
O ağacın gövdesine sarılı olan bizlerin omuzlarına basa basa basa çıkacaklardır.
Karar sizin o halde...
Mesaj alındığına göre bana müsaade sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar çok beni özleyin...
En çok beni özleyin...
En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin...
Özleyinnnnn...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size yeni bir yastıkaltı hikayesi daha.
"Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır,
Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır.
Arkadaş senin ağladığını görmez,
Dostun omuzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır.
Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir,
Dost sana yardım etmek için erken gelir, toparlanman için geç gider.
Arkadaş, onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur,
Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için.
Arkadaş bir kavgadan sonra her şeyin bittiğini düşünür,
Dost tekrar arar.
Arkadaş senin daima onun arkanda olmanı ister,
Dost ise her zaman senin arkandadır.
Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir,
Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder.
Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar,
Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır.
Arkadaş sizi ikinci görmek ister,
Dost ikinciniz olmaktan şeref duyar.
Arkadaş sıkıntınız olmadığınızda yanınızdadır,
Dost sıkıntınız olduğunda size koşar.
Arkadaşlarınıza siz huzur vermeye çalışırsınız,
Dost size huzur vermeye çalışır"
Ya siz sevgili okur dost musunuz, arkadaş mısınız?
Düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyinnnn. 
Herkese Merhaba... 
Herkese Merhaba... 
Herkese Merhaba...
Oldum olası şu şubat ayından hazzetmedim.
Neden mi?
Çünkü, sevgiyi bir güne hapseder.
Canım sevginin, sevgilinin günü mü olurmuş yaaa...
Her Allah'ın günü sevgililer günü...
İnsan sevdiğine, sevdiğini her daim ifade etmeli...
Sadece bir gün değil...
İyisi mi lafı fazla uzatmayayım da bugünkü yastıkaltı hikayemiz gelsin.
Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı.
Çiftçiye bu işin sırrı soruldu.
Çiftçi: "Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor", dedi.
Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz?
Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz?, diye sorulduğunda, 
Neden olmasın, dedi çiftçi.
Bilmediğiniz bir şey var. 
Rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan polen alır ve,
Tarladan tarlaya taşır.
Bu nedenle komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, 
Benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.
Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, 
Komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
Sözün özü sevgiyi paylaşmayı en yakınınızdan başlayın.
Başlayın ki yayılarak daim olsun sevginiz.
Bütün kötülükler sizden uzak dursun.
Ya işte böyle sevgili okur.
Mesaj alındığına göre bana müsaade.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyinnnn...
Yine ben geldim...
Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Hayat önce hepimizi kendine bağlar sevgili okur.
Sonra da durmadan tükettirir kendini bize.
O bizim için her şey olur.
Biz onun için hiçbir şey.
Hayat kendi başına bir hiç.
Kendi başına umutsuzluk kaynağı.
Çünkü umutsuzluk hayatın bize dayattığı hiçlik.
Umutsuzluk anlamsız ve sonsuz boşluk.
Bu boşluktan uzak durmak da bizim seçimimiz.
Bu boşluğun ta içine düşmek de bizim seçimimiz.
Herkes mutsuzken inadına gülümsemek.
Herkes pes ettiği zaman bile devam edebilmek.
Ve herkes durduğunda bile yürüyebilmek.
Bir adım dahi atamayacak kadar yorulsak bile,
Zorlayabiliyor muyuz kendimizi bir adım daha atmaya?
Zorlayabiliyoruz. 
Deneyin göreceksiniz.
O halde...
Ne duruyoruz.
Silkinip bir adım daha atalım ileriye doğru.
Hatta o da yetmez bize.
Kalkalım ayağa veee...
Koşmaya başlayalım.
Sakın durmayalım.
Çünkü, durmak ölmek demektir.
Her daim yürümeliyiz.
Ayaklarımızın bizi götürdüğü yere kadar.
Devam etmeliyiz.
Hayallerimiz bir gün ufukta belirinceye kadar.
Sonra ne olacak?
Daha ne olsun.
Bir de bakacağız ki,
Adımız altın harflerle yazılacak hayat tarafından.
En büyük başarı zirvelerinin tepelerine.
Tek yapmamız gereken adımız o zirveye yazılıncaya kadar sabırla çaba sarf etmek.
Çalışmak, çalışmak, çalışmak.
Değerlerinden ödün vermemek.
Vazgeçmemek.
Yorulup da zamana yenik düşen dostlarımızın hatıralarından güç almak.
Birlikte kurduğumuz hayallere sahip çıkmak.
İşte bütün mesele bu...
Seçim sizin sevgili okur... Seçim sizin...
Siz yazdıklarımı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyinnnn...
Blogger tarafından desteklenmektedir.