yastıkaltı hikayelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yastıkaltı hikayelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2012 Perşembe

Bir kalp mesafesi kadar yakın olmak


Herkese merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...
Muhteşem bir hikaye ile karşılaştım. Sizinle paylaşmak istedim sevgili okur.
Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj Nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. 
Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istedi
klerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. 


Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: 


“Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

29 Haziran 2012 Cuma

Sağır kurbağa misali

Herkese Merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...
Güneşli bir güne uyanmak gibisi yok.
Öyleyse bugünkü yastıkaltı hikayemiz size gelsin.
"Bir zamanlar kurbağaların yarışı varmış. 
Hedef en yüksek kuleye ulaşmakmış.
Birçok kişi yarışı izlemek ve onlara destek vermek için bir araya toplanmış.
Veee yarış başlamış.
Gerçekte insanlar, kurbağaların kulenin en tepesine ulaşmalarının mümkün olabileceğine inanmamışlar ve hep duyulan sözcükler hep aynı olmuş: 
Ne acı! Hiçbir zaman yapamayacaklar.
Kurbağalar pes etmeye başlamış, sadece biri devam etmiş.
Seyirciler yine başlamışlar; ne acı, hiçbir zaman yapamayacaklar.
Sonunda tüm kurbağaların gücü tükenmiş, hepsi pes etmiş, sadece yalnız kalıp, inanılmaz mücadele veren ve kulenin tepesine ulaşmayı başaran kurbağa kalmış.
Diğerleri nasıl başardığını bilmek istemişler.
İçlerinden biri yaklaşmış, yarışı bitirmeyi nasıl başardığını sormuş. kurbağaya ve anlamış ki kurbağa sağır!"
İşte hayatta böyle bir şey sevgili okur. 
Hiçbir zaman negatif olmak gibi kötü alışkanlıkları olan insanları dinlemeyin, çünkü onlar kalbinizin isteklerini çalarlar. Buna asla izin vermeyin...
Her zaman duyduğunuz ya da okuduğunuz kelimelerin gücünü kendinize hatırlatın.
Her zaman pozitif düşünün.
Her zaman hedeflerinize ulaşamayacağınızı ya da hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen kişilere karşı sağır olun. Sağır. Sağır.
Şimdi siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur, ben de müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyin... Özleyin... Özleyin...

22 Haziran 2012 Cuma

Bahane uydurmalı mı, yoksa uydurmamalı mı?

Herkese merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...
İşte size bir yastıkaltı hikayesi daha sevgili okur...
"Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.
Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.
Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu onu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu.
Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.
Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna "eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim" dedi sonra düşündü:
"Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez."
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi.
Ve "Baba! Haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz", dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi.
Gördüğünde de hala hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk şu cevabı verdi:
"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı.
İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti."
Yorum sizin sevgili okur...
Yeniden görüşmek üzere...
Hoşça ve dotça kalın...
  

10 Haziran 2012 Pazar

Başarısızlığınıza GÜLÜMSEYİN

Herkese Merhaba...
İşte size bir yastıkaltı hikayesi daha...
Kısa bir süre önce sürekli petrol araştırmaları konusunda bir makale dikkatimi çekmişti.
Petrol şirketlerinin kuyu açmadan önce kaya oluşumlarını incelediği yazıyordu.
Ancak bunca bilimsel incelemeye rağmen açılan her 8 kuyudan 7'si kuru çıkıyormuş. 
Petrol şirketleri aramalarında kararlı ve azimlidir.
Bunu açtıkları bir kuyuyu daha derine kazarak yapmıyorlar, kuru çıkan bir kuyudan aldıkları bilgileri de kullanarak bir başka kuyu açmaya yöneliyorlar.
Hedefinizden ayrılmayın.
Ondan bir santim bile uzağa gitmeyin.
Ancak kafanızı da duvarlara vurmayın.
Eğer sonuç alamıyorsanız farklı bir yaklaşım izleyin.
Unutmayın ki bir problemi çözmenin bir yolu mutlaka vardır.
Farklı düşünceler, engellemeler, zorluklarla karşılaşmadan, büyük başarılar elde etmek mümkün değildir.
Kötü durumları zafere çevirebilirsiniz.
Alınacak dersi alın. 
Uygulayın. 
Sonra da başarısızlığınıza dönüp gülümseyin. 
Sonra da yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin...
ÖZLEYİN...

26 Mayıs 2012 Cumartesi

SOKRATES'in üçlü filtre testi

Herkese merhaba...
İşte güneşe hasret bir güne daha gözlerimizi açtık.
Olsun hava nasıl olursa olsun, bizim havamız yerinde olsun yeterki sevgili okur.
Şimdi de bugünkü yastıkaltı hikayemiz gelsin.
"Bir gün büyük filozof Sokrates'e bir tanıdığı "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?", der.
Sokrates: "Bir dakika bekle", diye cevap verir. Bana birşey söylemeden evvel, senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Bunun adı "Üçlü Filtre Testi"
Üçlü Filtre Testi?
Doğru, diye devam eder Sokrates.
Benimle, arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Ona üçlü filtre testi dememin sebebi bu.
Birinci filtre: GERÇEK FİLTRESİ.
Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam olarak gerçek olduğuna emin misin?
"Hayır" dedi adam. "Aslında bunu sadece duydum ve..."
Tamam, der Sokrates. Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun.
Şimdi ikinci filtreyi deneyelim: "İYİLİK FİLTRESİ" 
Arkadaşım hakkında bana söylemek olduğun şey iyi birşey mi?
"Hayır, tam tersi."
Öyleyse diye devam eder Sokrates.
Onun hakkında bana kötü birşey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.
Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre kaldı.
O da İŞE YARARLIK FİLTRESİ.
Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?
Hayır gerçekten değil.
İyi, diye tamamlar Sokrates.
Eğer bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar, faydalı da değilse bana niye söyleyesin ki?
Sizler söylenenleri bundan böyle "Üçlü Filtre Testi"nden geçirerek mi değerlendireceğinizi düşüne durun sevgili okur, ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. En çok beni özleyin. En çok beni özleyin. Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin...

29 Nisan 2012 Pazar

Eğil Kalesi ve Kralkızı efsanesi

"Rivayete göre zamanın birinde kentte hüküm süren bir kralın dillere destan güzelliğe sahip kızıyla yaşadığı bilinirmiş.
Bunu duyan barbar bir komutan, kalabalık ordusuyla birlikte krallığı yerle bir edip güzel kızla evlenmek için Eğil Kalesi'ni işgal etmiş.
Uzun süren savaş sonucunda Eğil Kralı, halkının artık zarar görmesini istemediği için yenilgiyi kabul eder.
Ancak kralın güzel kızı, hem yenilgiyi kabul etmez hem de sevmediği biriyle beraber olmamak için plan yapar.
Barbar komutanı tanımak için onunla konuşmak istediğini elçi aracılığıyla iletir.
Barbar komutan krallığın teslim olacağı sevinciyle şatafatlı karşılama hazırlar.
Kralın kızı ihtişamlı giysi ve takılarıyla gelir, tüm askerler ve barbar komutan, bu güzellik karşısında adeta dona kalır.
Eğlenceden sonra kralın kızıyla bir an önce yatmak isteyen barbar komutan, askerlerini göndermeye çalışır.
Ancak kralın kızı, barbar komutana kendisiyle beraber olabilmesi için bir şartının olduğunu, kendisiyle savaşacak ve kendisini yenecek biriyle evlenebileceğini söyler.
Bu talep karşısında şaşıran barbar komutan, kralın kızının bu teklifini alaylı bir şekilde kabul eder.
Ancak kız ihtişamlı elbisesi ve takılarını çıkararak savaşçı elbisesini giyer. Daha sonra tüm askerlerin de olduğu bir ortamda barbar komutan ile kavgaya tutuşur.
Kısa bir süre sonra kralın kızı barbar komutanın kellesini gövdesinden ayırarak galip gelir.
Bu davranış karşısında barbar komutanın askerleri, kralın kızı karşısında diz çöker ve egemenliğini kabul eder.
Kız bu kez kanlı elbiseleri ile sala biner, kaleye döner ve gizli geçitten yukarı çıkar. Müjdeli haberi babasına ve halkına verir.
Kral da bu haber karşısında 7 gün 7 gece süren kutlama yaparak, özgürlüğü halkıyla paylaşır."
Efsane de burada sona erer sevgili okur.
Size doğduğum topraklardan bir efsane anlattım.
Diyarbakır'ın Eğil ilçesindeki Eğil Kalesi ve Kralkızı figürü ile anlatılan efsanesi bir rivayete göre böyleymiş.
Posta Gazetesi'nin 28 Nisan Cumartesi günü verdiği "Diyarbakır'ın Yıldızları" isimli ilavesinde okuduğum bu efsane çok hoşuma gitti, sizinle de paylaşayım dedim.
Benim memleketimin kızları nasıl olurmuş görün istedim.
Diyarbakır'ın 8 peygamber ve evliya ile onlarca kral mezarının bulunduğu Asur, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok medeniyete evsahipliği yapan Eğil İlçesi, Dicle Baraj Gölü'nde su tutulmasından sonra keşfedilmeyi bekleyen saklı bir cennet haline geldi.
Baraj Gölü'nün hemen üstünde bulunan ve 3 ayrı gizli geçitle çıkılan Eğil Kalesi ve Kralkızı figürü ile anlatılan efsanesi, Diyarbakır'ın Eğil İlçesi'nin gizemin bir kat daha arttırıyor.
En kısa zamanda gidip görebilmeniz dileğiyle...
Mutlu haftasonları sevgili okur...

5 Nisan 2012 Perşembe

Engellere rağmen ışığa yürüyenlere...

Herkese merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...
Bugün sizlerle, arılar ve sinekler ile ilgili olarak aldığım bir maili paylaşacağım. Eminim en az benim kadar beğeneceksiniz.
"Bir grup arıyla sinekleri bir kavanoza koyuyorlar. Şişenin tabanını ışığa, açık olan kısmını da karanlığa doğru yerleştiriyorlar.
Arıların hepsi ışık olan tarafa üşüşüyor. Ama şişenin tabanı cam ve onların yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar.
Bu arada sinekler şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar.
Ağzı açık olan şişeden karanlık olan tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar.
İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor öyle değil mi sevgili okur? Öyle değil işte okumaya devam edin hak vereceksiniz.
Arıların ne kadar akıllı varlıklar olduğunu hepimiz biliyoruz.
Sinekler ise, malum hayvanlar.
Arılar ne kadar temizse, adı üstünde sinekler de o kadar pis.
Arılardan korkarız bizi sokarlar diye ama, sineklerden midemiz bulanır.
Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuşkusuz. Onlar engellere rağmen ışıktan vazgeçemeyenlerdir. Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir. Ve bu uğurda da gerektiğinde ölebilenlerdir.
Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran. Bu kendine saygı, yaşadığı topluma saygıdır.
Sinekler karanlıkta sıvışan kaçaklardır. Karanlığa yürüyenlerdir. Şişenin ağzının karanlığa açılmasının onlarca hiçbir önemi yoktur. Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır. Sadece kendi yaşamları söz konusudur. Nerede yemek varsa, nerede rahat yaşayacaklarsa oraya giderler. Onlar için karanlık olması önemli değildir.
Engellere rağmen ışığa yürüyenlere, ışığa ulaşmak için çabalayanlara, ışık saçanlara tüm kalbimle sevgilerimi sunuyorum.
Arıyı kovalamak isterseniz savaşır. Engellere aldırmaz. Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır ve değerleri için ölür.
Ama sinekler, kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler, kovaladığınız yere. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler. Pis ayaklarıyla gezerler yaşadığımız her yeri."
Size daha ne söyleyebilirim ki sevgili okur. Seçim sizin...
İsteyen istediğini istediği kadar üstüne alınabilir.
Nasıl olsa anlayana sivrisine saz, anlamayana "her şeye maydanoz"unuzun davulu az gelir. Güm be de güm güm. Güm be de güm güm. Güm güm güm...

31 Mart 2012 Cumartesi

Kör kuyuda olsak bile

Herkese merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...
Yepyeni bir yastık hikayemi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Günlerden bir gün köylerin birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer diye sormayın, eşek bu. 
Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, belki ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki de üzerine toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. 
Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız, köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi.
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzı açık bakakaldı.
Hayat bazen bizim de üzerimize abanır.
Ne bazeni sevgili okur, hayat çoğu zaman üzerimize abanır.
Üzerimizi toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla baş etmenin tek yolu,
Yakınıp sızlanmak değil,
Düşünüp, silkinmek ve kurtulmak,
Aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile...
Siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur, ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyinnnn...

28 Şubat 2012 Salı

Heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur

Herkese merhaba. Herkese merhaba. Herkese merhaba.
İhtiyarlık kaç yaşında başlar, hiç düşündünüz mü sevgili okur?
Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış olduğunu biliyor muydunuz?
Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan Süleymaniye Camisi'ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi tamamlandığında ise 86 olmuştu.
Galileo ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel ödüllü Alman doktor Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lepanto Sarayı adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere Başbakanı seçilen Gladstone son kez göreve geldiğinde yaşı 83'tü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgilidir.
İnsan kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanı ihtiyarlatan ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi kırıştırabilir.
Fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar.
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olamaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir.
Çıktıkça yorgunluğumuz artar.
Nefesimiz daralır ama, görüş açımız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
Tüm bunları bir kenara not edin.
Sonra demedi demeyin.
Şimdi bana müsaade.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin...

25 Şubat 2012 Cumartesi

Sen dinimizin yüzkarasısın

Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size yepyeni bir yastıkaltı hikayesi daha...
İki keşiş bir gün manastıra giderlerken, üzerinde köprü olmayan sığ bir nehri geçmeleri gerekmiş.
Nehir kıyısına yaklaştıklarında, genç bir kadının orada durduğunu fark ederler.
Keşişleri gören kadın, korktuğu için karşıya geçemediğini söyler.
Keşişlerin ağırbaşlı olanı "sorun değil" diyerek kadını sırtına alır ve karşıya geçirir.
Karşı kıyıya vardıklarında kadın teşekkür eder ve yoluna devam eder.
Tutucu ve sinirli yapıda olan diğer keşiş üzgün ve öfkelidir.
"Bunu neden yaptın?", der.
"Kadınlara dokunmayı, sırtımıza almayı bırak onlarla konuşmamızın bile yasak olduğunu bilmiyor musun?" 
Bir saatten fazla konuşur, sitem eder.
"Sen dinimizin yüz karasısın!" diyerek diğer keşişi aşağılar, başının etini yer.
Kadını taşıyan keşiş nazik ve sabırlıdır.
Huysuz keşiş susana kadar, ağzını açmaz.
Nihayet huysuz keşişin söyleyecek sözü kalmadığında,
"Kardeşim ben o kadını nehir kıyısında sırtımdan indireli bir saati geçti ama, görüyorum ki sen hala taşıyorsun!", der.
Siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin. 
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Gençliğin sırrı karpuzda

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
İşte yine buluştuk sevgili okur… Bugünkü yastıkaltı hikayemiz de hemen geliyor…
“Balıkesir’in Sındırgı ilçesinde 90 yaşlarında, Azmi isminde çok dinç ve genç görünümlü bir dede yaşarmış… 
Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış: “Bu gençliğin sırrı nedir?” diye… Bu soru soruldukça ihtiyar delikanlı güler geçermiş.
Sorular sıklaşıp, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki… Düşünmüş Azmi Dede, bu sırrımı kolayca herkese nasıl anlatırım diye. Sonra tüm meraklıları evine yemeğe davet etmeye karar vermiş.
“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. 
Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken Azmi Dede hanımına seslenmiş: “Hatun, şu kilerden bir karpuz getirir misin bize?”
Hanımı yaşlı haliyle hemen doğrulmuş kilere giderek bir karpuz getirmiş. Azmi amca karpuza şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da: “Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin?” demiş.
Hanımı karpuzu götürmüş başka bir tane getirmiş. Azmi Amca onu da bir yoklamış yine beğenmemiş. 
“Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin?” demiş. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlanmış. Dedemiz nihayet beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş.
Herkes karpuzunu afiyetle yerken Azmi Dede sormuş: “Eee arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı?”
Herkes birbirinin yüzüne bakmış, kimse bir şey anlamamış: “Hayır Azmi Dede bu sırrı biz anlayamadık” demişler.
Azmi Dede gülmüş: “Efendiler” demiş, “o gördüğünüz karpuz kilerde bir taneydi, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile “aman be adam, defalarca şu karpuzu ne taşıttırıyorsun bana” demedi. Beni sizin önünüzde mahçup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanıma borçluyum.
Biz birbirimizi başkalarının önünde zor duruma hiç düşürmeyiz. Aramızdaki hiçbir sıkıntıyı dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız” demiş.”
Ya siz sevgili okur ya siz? Sizler neler yapıyorsunuz?
O vakit siz düşünedurun ben müsaadenizi isteyeyim.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyinnnn.

7 Şubat 2012 Salı

Pencerelerinizi silin

Herkese merhaba...
Herkese merhaba...
Herkese merhaba....
Şubat ayı tam gaz ilerlerken gelsin bakalım yastıkaltı hikayemiz.
"Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar.
Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş.
Kadın kocasına 'Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor'merhaba, demiş.
Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.
Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.
Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış,
'Bak' demiş kocasına, "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum kim öğretti acaba?"
"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap vermiş kocası.
Hayatta da böyle değil midir sevgili okur?
Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır.
Birini eleştirmeden ve hemen yargılamadan önce kendi zihin durumumuza bakmak ve 'iyi' olanı görmeye hazır olup olmadığımızı fark etmek güzel bir fikir olabilir...
Ne dersiniz sevgili okur? Ne dersiniz?
Siz ne diyeceğinizi düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok  beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyin...

6 Şubat 2012 Pazartesi

Ata uçmayı öğretirim

Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size bir tane daha yastıkaltı hikayesi...
Pers sultanı iki tane adamı idama mahkum eder.
Adamlardan bir tanesi duyar ki kral atlara çok düşkün, atları çok seviyor.
Haber gönderir der ki, kral bana bir yıl süre tanısın ben onun atına uçmayı öğretirim.
Kral bunu duyunca çok hoşuna gider.
Tamam der, verdim bir yıl.
Öbür mahkum der ki, sen napıyorsun?
Sen şimdi kralın atına bir yıl içinde uçmayı öğretebileceğini mi zannettin?
Sen sadece ölümü, kaçınılmaz sonu geciktiriyorsun.
Gülümser diğer mahkum, hayır! der.
Ben kendime yaşamak için dört seçenek tanıyorum.
Bir... Bu bir yıl içinde kral ölebilir!
İki... Ben ölebilirim!
Üç... At ölebilir!
Dört... Bakarsın ata uçmayı öğretirim!
Düşünsenize sevgili okur, idam sehpasına giden adam bile yaşamak için kendinde dört neden bulabiliyorsa, bizler o yaşam ağacının o çok güzel  meyve dolu dalları dururken, ağacın gövdesine sarılıp durmuşuz ve o güzel meyveleri  neden yiyemediğimizi düşünüyoruz.
O meyveleri yiyebilmek için o ağaca tırmanmak lazım!
O meyveleri yiyebilmek için en uçtaki dallara çıkmak lazım!
Bunun için de riski göze almak lazım!
Düşmeyi, kafanızı, kolunuzu kırmayı göze almanız lazım!
Eğer siz riski göze almaz, eğer siz ağaca çıkmazsanız,
Bilin ki birileri o meyveleri yemek için,
O ağaca çıkmak için, 
O ağacın gövdesine sarılı olan bizlerin omuzlarına basa basa basa çıkacaklardır.
Karar sizin o halde...
Mesaj alındığına göre bana müsaade sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar çok beni özleyin...
En çok beni özleyin...
En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin...
Özleyinnnnn...

3 Şubat 2012 Cuma

İkincim olmaktan şeref duyanlara

Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size yeni bir yastıkaltı hikayesi daha.
"Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır,
Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır.
Arkadaş senin ağladığını görmez,
Dostun omuzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır.
Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir,
Dost sana yardım etmek için erken gelir, toparlanman için geç gider.
Arkadaş, onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur,
Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için.
Arkadaş bir kavgadan sonra her şeyin bittiğini düşünür,
Dost tekrar arar.
Arkadaş senin daima onun arkanda olmanı ister,
Dost ise her zaman senin arkandadır.
Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir,
Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder.
Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar,
Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır.
Arkadaş sizi ikinci görmek ister,
Dost ikinciniz olmaktan şeref duyar.
Arkadaş sıkıntınız olmadığınızda yanınızdadır,
Dost sıkıntınız olduğunda size koşar.
Arkadaşlarınıza siz huzur vermeye çalışırsınız,
Dost size huzur vermeye çalışır"
Ya siz sevgili okur dost musunuz, arkadaş mısınız?
Düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyinnnn. 

2 Şubat 2012 Perşembe

Sevgiyi bir güne hapsetmeyin

Herkese Merhaba... 
Herkese Merhaba... 
Herkese Merhaba...
Oldum olası şu şubat ayından hazzetmedim.
Neden mi?
Çünkü, sevgiyi bir güne hapseder.
Canım sevginin, sevgilinin günü mü olurmuş yaaa...
Her Allah'ın günü sevgililer günü...
İnsan sevdiğine, sevdiğini her daim ifade etmeli...
Sadece bir gün değil...
İyisi mi lafı fazla uzatmayayım da bugünkü yastıkaltı hikayemiz gelsin.
Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı.
Çiftçiye bu işin sırrı soruldu.
Çiftçi: "Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor", dedi.
Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz?
Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz?, diye sorulduğunda, 
Neden olmasın, dedi çiftçi.
Bilmediğiniz bir şey var. 
Rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan polen alır ve,
Tarladan tarlaya taşır.
Bu nedenle komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, 
Benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.
Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, 
Komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
Sözün özü sevgiyi paylaşmayı en yakınınızdan başlayın.
Başlayın ki yayılarak daim olsun sevginiz.
Bütün kötülükler sizden uzak dursun.
Ya işte böyle sevgili okur.
Mesaj alındığına göre bana müsaade.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Özleyinnnn...

1 Şubat 2012 Çarşamba

Durmak ölmek demektir

Yine ben geldim...
Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Hayat önce hepimizi kendine bağlar sevgili okur.
Sonra da durmadan tükettirir kendini bize.
O bizim için her şey olur.
Biz onun için hiçbir şey.
Hayat kendi başına bir hiç.
Kendi başına umutsuzluk kaynağı.
Çünkü umutsuzluk hayatın bize dayattığı hiçlik.
Umutsuzluk anlamsız ve sonsuz boşluk.
Bu boşluktan uzak durmak da bizim seçimimiz.
Bu boşluğun ta içine düşmek de bizim seçimimiz.
Herkes mutsuzken inadına gülümsemek.
Herkes pes ettiği zaman bile devam edebilmek.
Ve herkes durduğunda bile yürüyebilmek.
Bir adım dahi atamayacak kadar yorulsak bile,
Zorlayabiliyor muyuz kendimizi bir adım daha atmaya?
Zorlayabiliyoruz. 
Deneyin göreceksiniz.
O halde...
Ne duruyoruz.
Silkinip bir adım daha atalım ileriye doğru.
Hatta o da yetmez bize.
Kalkalım ayağa veee...
Koşmaya başlayalım.
Sakın durmayalım.
Çünkü, durmak ölmek demektir.
Her daim yürümeliyiz.
Ayaklarımızın bizi götürdüğü yere kadar.
Devam etmeliyiz.
Hayallerimiz bir gün ufukta belirinceye kadar.
Sonra ne olacak?
Daha ne olsun.
Bir de bakacağız ki,
Adımız altın harflerle yazılacak hayat tarafından.
En büyük başarı zirvelerinin tepelerine.
Tek yapmamız gereken adımız o zirveye yazılıncaya kadar sabırla çaba sarf etmek.
Çalışmak, çalışmak, çalışmak.
Değerlerinden ödün vermemek.
Vazgeçmemek.
Yorulup da zamana yenik düşen dostlarımızın hatıralarından güç almak.
Birlikte kurduğumuz hayallere sahip çıkmak.
İşte bütün mesele bu...
Seçim sizin sevgili okur... Seçim sizin...
Siz yazdıklarımı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyinnnn...

31 Ocak 2012 Salı

Büyüklere masallar

Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Büyüklere masal anlatmayı seviyorum.
Bugünkü yastıkaltı hikayemiz geliyor.
80'li yılların komedyenlerinden George Carlin karısının ölümünün ardından şunları yazdı:
Tarih içinde zamanımızın paradoksunu sıraalayacak olursam:
Daha yüksek binalarımız ama, daha kısa sabrımız var.
Daha geniş otoyollarımız ama, daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz ama daha az şeye sahibiz.
Daha fazla satın alışıyoruz ama, daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz ama, daha küçük ailelerimiz, 
Daha çok ev gereçleri ama, daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz ama, daha az sağduyumuz,
Daha fazla bilgimiz ama, daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız ama, yine de çok sorunumuz,
Daha çok ilacımız ama, daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz.
Çok savurganca para harcıyoruz.
Çok az gülüyoruz.
Çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz.
Çok geç saatlere kadar oturuyor ama, çok yorgun kalkıyoruz.
Çok az okuyor, çok fazla televizyon izliyoruz.
Ve en kötüsü de çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık ama, değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik ama, yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık ama, yıllarımıza yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik ama, yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış uzayı fethettik ama, iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler başardık ama, daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik ama, ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik ama, önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz ama, daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz ama, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik ama, beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz ama gitgide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin, büyük adamlar ve küçük karakterlerin, yüksek karlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık iki maaşın girdiği ama, boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler ama, dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bugünler hızlı seyahatler, kullanılıp atılaan çocuk bezleri, yok edilen ahlaki değerler, bir gecelik ilişkiler ve obez bedenlerin olduğu günlerdir.
O vakit ne yapmalı da tüm bunlardan kurtulmalı...
Siz bunları düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyinnnn...

29 Ocak 2012 Pazar

Dingo'nun ahırında değilsiniz

Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Dingonun ahırı diye bir deyim vardır…
Bilir misiniz sevgili okur? 
Bilirsiniz… Bilirsiniz…
Merak ettim bu deyim nereden gelirmiş…
Araştırdım, bakın nasıl bir öykü çıktı.
Atlı tramvaylar zamanında,
Tramvaylar 2 atla çekilirken,
Dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için,
Azapkapı'dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş.
Tramvay bu haliyle Taksim'e kadar gelir,
Burada çıkartılan atlar,
Bugün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile,
Fransız Konsolosluğu arasında bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra,
Tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı'ya götürülürlermiş.
Taksim'deki bu ahırı Dingo adlı bir Rum vatandaş işletirmiş.
Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki "Burası Dingo'nun ahırı mı giren çıkan belli değil'' sözünün buradan geldiği söylenir…
Memleket dönmüş Dingonun ahırına…
Kimin ne yaptığı, neye hizmet ettiği belli değil...
“Söylesem tesiri yok... Sussam, gönül razı değil..." misali…
Sizinle paylaşasım geldi.
Siz yazdıklarımı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...

27 Ocak 2012 Cuma

Akıl uçtu kafesinden

Herkese Merhaba... Herkese Merhaba... Herkese Merhaba...
Bakın aklıma ne geldi... Nereden çıkageldi onu da hiç bilemem ama hoşuma giden bir yastıkaltı hikayesi daha var zihnimde sizinle paylaşacağım...
"İki komşu ülkenin hükümdarları, birbirleriyle savaşmaz ama, her fırsatta birbirlerini taciz ederlermiş.
Bu da, doğumgünleri ve bayramlarda birbirlerine ilginç hediyeler göndererek karşıdakine zeka gösterisi yapma şeklinde olurmuş.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırmış.
İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeliymiş.
Aralarında tek bir fark olacağını ama bu farkı sadece ve sadece ikisinin bileceğini söylemiş.
Günler ayları kovalamış, sonunda heykeller hazırlanmış ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderilmiş.
Heykellerle birlikte bir de mektup yollanmış.
Şöyle diyormuş heykelleri yaptıran hükümdar:
"Sevgili dostum, doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri, diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana da haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar, bu jeste önce çok sevinmiş ama sonra da sinirlenmiş.
Komşu yine akıl almaz bir bilmeceyle onu köşeye sıkıştırmıştı.
Hemen heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel, gramı gramına eşitti.
Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler ve aylar geçti. Her geçen günle birlikte hükümdarın sabrı taşıyordu ve maalesef bir türlü cevabı bulamıyordu. Bütün ülke seferber olmuş ama bir çözüm üretilememiş.
Sonunda, hükümdarın zindana attırdığı isyankar genç de bu durumu öğrenmiş.
Genç çözümün kendisinde olduğunu söyleyen bir haber uçurttu hükümdarına.
İyi, okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi kalmayan hükümdar bu gence de bir fırsat vermek istemiş. Aylar geçip de komşu hükümdara sevinçli haberi yollayamamak onu kahrediyormuş.
Genç önce heykelleri saatlerce incelemiş, sonra da çok ince bir tel getirilmesini istemiş. Teli birinci heykelciğin kulağından sokmuş, tel heykelin ağzından çıkmış. İkinci heykele de aynı işlemi yapmış. Tel bu kez de diğer kulaktan çıkmış. Üçüncü heykelde tel, kulaktan girmiş ama bir yerden dışarı çıkmamış. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyormuş.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı, büyük bir gururla yazmış:
"Kulağından gireni ağzından çıkaran insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır..."
Bu mesajdan sonra düşünme sırası tekrar diğer hükümdara geçmişti.
Hikayemiz böyle... Gördüğümüz üzere dersler çeşitli...
Tabiii anlayana sivri sinek saz... Anlamayana "Her Şeye Maydanoz"unuzun davulu az... Güm be de güm güm... Gümbe de güm güm... Güm... Güm... Güm...
Keşke günümüzde de sorunlar böyle zeka oyunlarıyla çözülse. Kimse ölmeden, zekayla kazanılan zaferler ve yenilgiler olsa sevgili okur...
Ne dersiniz?
Ama nerdeeee, görünen o ki akıl başka diyarlara uçmuş... Uçmuş da aklın nereye uçtuğunu bileniniz varsa tiz bana haber salsın...
Aklını ve gönlünü kullanabilen insan olabilmek bu kadar mı zor yaaa? 
Bu kadar mı zor? Sorarım size...
Siz söylediklerimi düşünedurun, hatta sadece düşünmeyin yazımın sonuna birzahmet yorum yapın...
Ben müsaadenizi istiyorum...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...

26 Ocak 2012 Perşembe

Ayna ayna söyle bana…

Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
İşte yine buluştuk sevgili okur…
Bugün gelmez diyordunuz ama yanıldınız...
Geldim işte, geldim...
Hem de bugünkü yastıkaltı hikayemizi cebime koydum da geldim...
Toprak bir gün aynaya dedi ki:
“Ay ayna!
İmreniyorum sana!
Çünkü kim sana baksa, kendini görür;
Bana bakanlar ise, sadece beni görür!”
Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin.
Biliyor musun?
Ben bana bakanların bugününü gösteririm.
Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin…”
Bu cevap, toprağın hoşuna gitse de, tekrar konuştu:
“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin…
Söyler misin bana,
Sana bakanlar,
Hiç dönüp bakar mı bana?”
Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:
“Merak etme!
Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”
Ya sizin yüzünüz ne yana dönük sevgili okur?
Bugüne mi?
Yarına mı?
Hadi siz yazdıklarımı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin...
En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin...
Özleyin...