16 Ocak 2012 Pazartesi

Bugün Atatürk'ümle buluşacağım

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Bugün sizinle geçmişe yolculuk yapacağız sevgili okur…
Bağlayın kemerlerinizi, sıkı tutunun başınız dönecek… Aman dikkat…
Eğer yolunuz bir gün Kocaeli’ye düşerse ya da Kocaeli’de bir şekilde bulunuyorsanız demiryolunun kuzeyinde kalan İzmit Saat Kulesi’nin yanında muazzam bir yapı olan Kasr-ı Hümayun namıdiğer İzmit Sarayı’nı mutlaka ziyaret edin.  
Yok eğer edemediyseniz dert etmeyin…
Bugün sizi İzmit Sarayı’na götüreceğim… Düşün peşime…
Kasrı Hümayun, diğer adıyla İzmit Sarayı, diğer adıyla Av Köşkü, bir diğer adıyla Saray Müze.
Avlanmayı çok seven Sultan Abdülaziz, avlandığı zamanlarda kalmak düşüncesiyle Dolmabahçe Sarayı’nın bir benzerini İzmit dolaylarında yaptırmaya karar verir.
1874 yılında Mimar Karabet Amira Balyan’a bugünkü Saat Kulesi’nin hemen yanı başındaki alana, Kasr-ı Hümayun’u yaptırır.
Mermer cephesi, işçiliği, tavan süslemeleri ve sütunlarıyla barok tarzındaki saray, bir süre Sultan tarafından kullanılır.

Zamanında birçok padişaha ve devlet adamlarına ev sahipliği yapan İzmit Sarayı 16 Ocak 1923'te Eşsiz Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü ağırlamış.
Gazi, büyük zaferden sonra çıktığı Batı Anadolu gezisi esnasında İzmit'e gelerek bir basın toplantısı gerçekleştirmiş.
Kentimizde halen "Basın Onur Günü" olarak kutlanan günde Atatürk, ülkenin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak gazetecilerle fikir alışverişinde bulunmuş.
Bu toplantıya Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Kılıçzade İsmail Hakkı gibi Türk basın hayatının önemli şahsiyetleri katılmış.

1967 yılına kadar Vilayet ve Ziraat Odası olarak kullanılan saray bu yıldan sonra müzeye çevrilmiş. 17 Ağustos depreminde büyük hasar gören İzmit Sarayı; 2004 yılında İl Özel İdaresi tarafından ayrılan bütçe ile restore edildi.
Ve 16 Ocak 2007 tarihinde sarayın kapısı ziyaretçilere açıldı.
İşte biz basın mensupları da Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti’nin önderliğinde bu yıl da Basın Onur Günü’nde güzel bir organizasyonla “Ata”mızla İzmit Sarayı’nda buluşacağız…
Uzun lafı kısası Atatürk’ün 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit Sarayı’nda düzenlediği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulacağını ilk kez beyan ettiği basın toplantısının 89’uncu yıldönümünde, “Basın Onur Günü”nün anlam ve önemine yakışır bir gün yaşayacağız.
İçim içime sığmıyor sevgili okur. Heyecanımı anlatacak kelime bulamıyorum.
Cumhuriyetimizin temel taşlarının bir bir çiğnendiği şu günlerde İzmit Sarayı’nda yeniden güven tazeleyeceğim… Sarayın içine girdiğimde bütün basın mensupları içerideki konuklarla ilgilenirken, birbiri üzerine flaşlar patlarken, ben yine tarihi soluyacağım… Muhteşem özel kokuyor saray…
Saray alt kat giriş salonu ziyaretçilerini Osmanlı saraylarında ve mutfaklarında kullanılan vazolar, fincanlar, şerbet içme kapları ve porselenlerle karşılıyor.
Sağ taraftaki odaya yöneldiğinizde, Atatürk'e ait eşyalarla, Atatürk fotoğraflarıyla, onun ölümünü ilan eden gazetelerin kupürleriyle karşılaşıyorsunuz.
Sarayın içindeki odalara bir bir girip çıkacağım… Sonra Atatürk’ümün orada olduğunu hayal edeceğim… Heyecandan kalbim fırlayacakmışcasına çarpacak… Girişteki merdivenlerden birkaç basamak yukarı çıkacağım… Toplantı masanın başında oturan geçmişten çıkıp gelmiş basın mensuplarını birbir selamlayacağım…
Bir yandan da Atatürk’ümün sesini duyacağım… Heyecanını paylaşacağım… Eşsiz liderimizin insanlara değer veren, gönlümüzün derinliklerine işleyen o masmavi bakışlarındaki ciddiyetiyle basın mensuplarının sorularına verdiği içtenlikli cevapları dinleyeceğim…
Mesleğime bir kez daha aşık olacağım… İşte bu vesileyle onurlu basın mensuplarının "Basın Onur Günü"nü kutluyorum... Ve diyorum ki…
Bana müsade, yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin… En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin… Özleyin... 


15 Ocak 2012 Pazar

Taptuk Emre’nin Yunus’a söyledikleri

Herkese Merhaba…Herkese Merhaba…
Herkese Merhaba…
Taptuk Emre’nin Yunus’a söylediklerini bilir misiniz sevgili okur…
Hmmm bilirsiniz ya da bilmezsiniz hiç sorun değil…
Bir de benden okuyun bakayım nasıl da hoşunuza gidecek…
Yunus Emre ve mürşidi bakın ne konuşmuşlar…
Ben yeni öğrendim…
Çok da hoşuma gitti…
Hemen sizinle paylaşayım istedim…
“Siyaset kini, kin düşmanlığı doğurur…
Bizim işimiz sevgi ve kardeşliği yaymak…
Savaşçının öğretisi adam öldürmek…
Bizim işimiz bilim ve sanat…
Sen sen ol, savaşçının ayağı altında, siyasetçinin gözü önünde dolaşma…
Sen, sen olarak kalmaya bak…
İşte bu siyasetçiler var ya bu siyasetçiler…
Alın birini vurun ötekine ne yazık ki…
Başımıza gelenler hep onların yüzünden hatta yüzsüzlüğünden sevgili okur…
Bakın bunu nasıl yapıyorlar…
Öncelikle bizleri binlerce parçaya bölüyorlar…
Sen türbanlısın… Senin başın açık…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen Türksün… Sen Kürtsün…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen Alevisin… Sen Sünnisin…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen Atatürkçüsün… Sen değilsin…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen doğulusun… Sen batılısın…
Hadi ayrılın bakayım…
Sen solcusun... Sen sağcısın…
Hadi ayrılın bakayım…
Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar sevgili okur…
Sakın ola ki dolmuşa binmeyelim…
O-cu- bu-cu- şu-cu diye birbirimize kin gütmeyelim…
Aman ha dikkatli olalım…
Aklımızı başımıza alalım…
Her şeyden önce insanız biz insan… insan… in-san…
Düşünebilen akıl sahibi varlıklarız…
Her ne kadar kimimiz var olan aklı yeterince kullanmayı beceremese de kendi aramızda onlara da insan diyoruz unutmayın…
Bizi farklılıklarımızın yanı sıra benzerliklerimiz de bir araya getirdi…
Yaşadıklarımızdan ders çıkaralım…
Geçmişte de birilerinin yanlış siyaseti bizi birbirimize düşürmedi mi?
Kim çekti acısını kim… kim… kim…
Bir zahmet hatırlayalım lütfen…
Yeterince akbaba var zaten memleketimizin başına üşüşen, bir de biz birbirimize düşersek kolay lokma olur, bir çırpıda yutuluveririz…
Bu da bize yakışmaz sevgili okur… Bize yakışmaz… Yakışmaz…
Şimdi hem birlik ve beraberlik zamanıdır, hem de sizinle benim için ayrılık vaktidir sevgili okur…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin…
Özleyinnnnn…

14 Ocak 2012 Cumartesi

KIBRIS MESELESİ’NDE Türkiye güçlü ve haklıdır

Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin en güçlü ve en haklı olduğu meselelerden biri olduğunu söyleyen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Rauf Dentaş, “Eğer Türkiye’nin bileğini bükerlerse, başını eğerlerse, diğer konularda Türkiye nasıl direnecek?”, dedi.

13 Ocak 2012 gecesi hayatını kaybeden merhum Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'la, 10 Şubat 2008'de  KYÖD Sosyal Tesisleri'nde verdiği "Ulusal ve Uluslararası Boyutta Kıbrıs Gerçeği" konferans sonrası yaptığım röportajı sizin için yayına hazırlıyorum. Beni izlemeye devam edin :))

Seçim Bizimdir

Bu sene iyi geçmedi,
Söylemem lazım…
Kader beni seçmedi,
Ama görmemem lazım…
Belki birden bire yeniden başlamam gerek…
Eskiden taptığımı bugün taşlamam gerek…
Yeni bir aşk yeni bir iş, yine gülecek bi' neden lazım…
Yeni bi' haber, yeni bi' kader, bunlar için bana şans lazım…
Yeni bi' duruş, yeni dokunuş, tek tek keşfetmem lazım…
Yeni bi' hayat, gerisi bayat, kendime yeni bir ben lazım…

Kendime yeni bir neden lazım…
Günler güzel geçmedi,
Unutmam lazım…
Asıp yüzümü kalmışım,
Azıcık kırıtmam lazım…
Hep içime atmışım,
Anlatmam gerek…

Hepsini bi' kazana atıp,
Toptan kaynatmam gerek…
Yeni bir aşk yeni bir iş, yine gülecek bi' neden lazım…
Yeni bi' haber, yeni bi' kader, bunlar için bana şans lazım…
Yeni bi' duruş, yeni dokunuş, tek tek keşfetmem lazım…
Yeni bi' hayat, gerisi bayat, kendime yeni bir ben lazım…
Kendime yeni bi' neden lazım…

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Şimdi yazacağım alıntıları kıssadan hisse niyetine okuyoruz sevgili okur… Ona göre baştan anlaşalım…

Genç olarak ölünebileceği gibi yaşlı olarak da doğulabilir…
(Bu bir davranış meselesidir… Seçim bizimdir…)
Yaş, ihtiyar olmak için bir bahane değildir…
(Kalp yaşlanmaz der şarkı bilmez misin sen sevgili okur? Bilmez misin?)
Benim Hayalim: İleri bir yaşta genç olarak ölmektir…
(Elbette… Elbette… Kim istemez ki?)
Yaşlılık can sıkıcı olmakla birlikte, uzun zaman yaşamanın tek yoludur da…
(Dolu dolu yaşamak içinde bir fırsattır unutmamalı!...)
Yaşama seneler katmak yerine, senelerine yaşam katmak için gayret sarf etmelidir.
(Önemli olan günlerimizin güzel geçmesidir… Bu da çoğunlukla bizim tercihimizdir…)
Her şeyi iyi yönünden ele alalım… Eğer yaşlanılırsa asla olmayacak kadar genç kalınır…
(Dünden daha yaşlı evet, ancak dünden daha genç… Yaşasın… Yaşasın…)
Hayallerinin yerini özlemler aldığında bir birey ihtiyarlamış demektir…
(Benim hayalci ruhum bu sözü alkışlıyor… Daha ne yapsın?... Daha ne yapsın…)
Yaşlanmak diğerlerinden daha önce genç olmak demektir…
(Ne büyük şans… Ne büyük şans… Ne büyük şanssss…)

Yaşlanmak gençliğini yıllar boyunca organize etmek demektir…
(İlerde olunca daha çok eser bırakılır…)
Yaşlandıkça gülmekten vazgeçilmez, gülmekten vazgeçildikçe yaşlanılır…
(Öyleyse ne yapıyormuşuz, her daim gülecek birçok nedeni itinayla buluyormuşuz sevgili okur…)

Tüm bu yazdıklarım sanaydı 2012
Üstüne alınsan iyi olur… İyi olur...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin sevgili okur...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...

13 Ocak 2012 Cuma

Kösem Sultan'da birşeyler eksik

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Yazar Turan Oflazoğlu, “İktidar üçlemesi” başlığı altında yayımladığı ve tarihi dram özelliği taşıyan IV. Murat, Deli İbrahim ve Kösem Sultan’ı adını verdiği üç oyununda 1623-1651 yılları arasında Osmanlı Sarayı’nda yaşanan iktidar mücadelelerini anlatır…
İlk önce Deli İbrahim’i yazar Oflazoğlu, ardından IV. Murat, sonra da Kösem Sultan gelir…
Tarihi birer şahsiyet olan, dönemin havasına uygun olarak canlandırılan üç oyunun da yapısı, iktidar çatışması üzerinde şekillenir.
Neden mi bu tarihi bilgi sevgili okur… Lafı nereye getireceğimi mi merak ettiniz?
Tamam o vakit söyleyeyim…
Kösem Sultan, Kocaeli Şehir Tiyatroları’nda perde açtı.
Sezon açılışlarına oldum olası müthiş bir heyecanla giderim…
Özellikle de konu tarih olunca heyecanım iki kat artar…
Ciddi emek ürünü bir oyun sahnelendi… 
Ancak bir şeyler eksikti… Tat alamadım…
Heyecanım kursağımda kaldı…
Sonra kendimi bir daha aynı oyunu izlemeye davet ettim...
Gittim yeniden izledim Kösem Sultan'ı...
Ancak yine beğenmedim...
Dekor sıradandı… Şaşırdım…
Çünkü iyi bir tiyatro izleyicisi olarak bilirim ki işinde uzman sayın Tayfun Cebi tarafından tasarlanmıştı… Peki ama neden göze hiç mi hiç hitap etmiyordu.
Kostüm tasarımı da idare ederdi. Osmanlı saltanatına yakışır biçimde değildi bence nedense… Ancak usta kostüm tasarımcısı Funda Cebi’nin bu kadar özensiz bir seçim yapmış olacağını kabul edemedim doğrusu …
Çünkü Deli İbrahim’de de kostüm ve dekor tasarımı aynı ikiliye aitti.
2008-2009 sezonunda Bursa Şehir Tiyatroları’nda izledim Deli İbrahim’i…
Ali Düşenkalkar’ın muhteşem yorumuyla adeta büyülendim… Her şey harikaydı…
İlginç… Çok ilginç… Sanki bu sene tiyatromuza sihirli bir el dokunmuş, onu yaparsın bunu yapamazsın demişti… Ve bu ciddi müdahalelerle sonuç böyle olmuştu… Hüsran…
Birbirinden değerli oyuncularımızın performanslarına diyecek yoktu ellerinden geleni yaptılar…
Ama doğrusunu isterseniz bir oyunun ilk gece heyecanını göremedim kimsenin gözlerinde…
Sadece işini yapıyordu herkes… Biri hariç…
Kösem Sultan’a hayat veren Zuhal Erkaya rolünü yaşıyordu…
Başarılarınız daim olsun sayın Zuhal Erkaya… İyiki varsınız…
Hazır Kösem Sultan’dan bahsetmişken, Kösem Sultan neden bu adı aldı diye merak ettim, araştırdım.
Sürüler önünde rehber olarak giden, bütün sürünün ona tabi olduğu, çobana alışkın dört yaşında koç, keçi, yahut koyun demekmiş Kösem.
Devletin en büyük gücü olduğu, herkesi ve her şeyi peşine takıp götürdüğü için Kösem Sultan olmuş.
Ancak, Kösem Sultan, zamanında mevkiler makamlar mezata çıkmış. Parasını veren istediği yere tayin olabilmekteymiş ve ekonomi berbatmış. Para düşmüş, altın fırlamış, hazine tamtakır olmuş ama bey-paşa konakları tavanlarına kadar altın doluymuş. Rüşvete karışmayana “deli” gözüyle bakılırmış, Anadolu’da isyanın biri bastırılmadan öbürü çıkarmış, halk akın akın İstanbul’a göçmekteymiş…
Diyeceğim o ki iyiki Kösem Sultan zamanında değil de, bugün de yaşıyoruz değil mi sevgili okur… İyiki… İyiki…
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az…
Gümbe de güm güm… Gümbe de güm güm… Güm…. Güm… Güm… Güm…
De dedikten sonra müsaadenizi istiyorum…
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin… En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin…

12 Ocak 2012 Perşembe

Herkese benden MERHABA

Maydanozgillerden...
50-80 cm uzunlukta...
Ufak yeşil yapraklı...
Hoş kokulu...
İki yıllık otsu bir bitki...
Maydanoz, dünyadaki en besleyici yiyeceklerden biri...
Demir deposu...
Taze yenen maydanozda kalsiyum, potasyum ve kükürt bulunur...
Böbrekleri, karaciğeri ve idrar yollarını temizlemeye yardım eder...
Kan şekerini normal seviyede tutar...
Kansere karşı koruyucudur...
Yüksek tansiyonu düşürür...
Kansızlığı giderir...
Görme gücünü artırır...
Tadı beğenilsin ya da beğenilmesin her yemeğe eklenir...
Sofraların vazgeçilmezidir...
Daha size ne diyeyim sevgili okur...
Bu blogda bulacağınız tadları bir bir sıraladım...
Anlayana sivrisinek saz...
Anlamayana "Her Şeye Maydanoz"unuzun davulu az...
Güm be de güm güm...
Güm be de güm güm...
Güm... Güm... Güm...
Her şeye maydanozunuz geldiiii...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Merhaba'nın anlamını bilir misiniz?
Bilirsiniz ya da bilmezsiniz, siz iyisi mi bir de benden okuyun...
Çünkü yazacağım...
Merhaba, Farsça kökenli bir kelime...
İlginç, bir o kadar da hoş ve samimi bir anlamı var Merhaba'nın...
Benden size zarar gelmez...
O halde şu an yazımı okuyan herkese benden, MERHABA...