Herkese merhaba. Herkese merhaba. Herkese merhaba.
İhtiyarlık kaç yaşında başlar, hiç düşündünüz mü sevgili okur?
Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış olduğunu biliyor muydunuz?
Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan Süleymaniye Camisi'ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camisi tamamlandığında ise 86 olmuştu.
Galileo ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel ödüllü Alman doktor Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lepanto Sarayı adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere Başbakanı seçilen Gladstone son kez göreve geldiğinde yaşı 83'tü.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgilidir.
İnsan kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanı ihtiyarlatan ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi kırıştırabilir.
Fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar.
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olamaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir.
Çıktıkça yorgunluğumuz artar.
Nefesimiz daralır ama, görüş açımız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
Tüm bunları bir kenara not edin.
Sonra demedi demeyin.
Şimdi bana müsaade.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin...
28 Şubat 2012 Salı
27 Şubat 2012 Pazartesi
Hocalı Soykırımı'nı tanıyacağız
Türk milletini "Sözde Ermeni Soykırımı" yapmakla suçlayanlar, asıl Ermeniler'in dün Anadolu'da, bugün Azerbaycan'da yaptıklarına bir baksınlar bakalım, ne görecekler.
Ermeni meselesini anlamak için yakın tarihimize bir göz atalım hep birlikte.
Gerçekleri görmek istemeyen dünya kamuoyunun aslında geçmişe gitmesine gerek yok.
Daha dün gibi yaşananlar.
1992 yılında Ermeniler'in gerçekleştirdiği "Hocalı Katliamı"nın fotoğraflarına bakmak bile "kimin soykırım yaptığı" sorusunun cevabını veriyor.
Bundan 20 yıl önce yani 26 Şubat 1992'de Azerbaycan'ın Hocalı kentinde, sivil halka karşı Ermeniler tarafından kelimenin tam anlamıyla bir katliam yapıldı.
Bugün sözde soykırım iddialarıyla Türkiye'yi suçlayan Ermeniler, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde 7 bin kişilik nüfusa sahip ve coğrafi konumu itibariyle bölge için stratejik önemi olan Hocalı kentini ele geçirmek için 25 Şubat'ı 26 Şubat'a bağlayan gece katliam gayesiyle harekete geçtiler.
Hocalı'nın işgali sonucu sivil, eli silahsız, Azerbaycan Türkleri çocuk, kadın, ihtiyar, genç ayrımı yapılmadan Ermeniler tarafından tüm dünyanın gözünün içine baka baka katledildi.
Resmi verilere göre o gece 83 çocuğa ve 106 kadına acımasız yöntemlerle işkence yapılarak, 613 kişi hunharca öldürüldü.
Ayrıca 487 kişi ağır yaralandı ve 1275 kişi ise rehin alındı, geri kalan nüfus da binbir zorlukla canını kurtardı.
O gece 26 çocuk tamamen ve 130 çocuk ise kısmen öksüz kaldı.
Küçücük çocuklarımızın gözleri oyulmuş, hamile kadınlarımızın karınları yırtılmış ve insanlarımız diri diri toprağa gömüldü. Hatta şehitlerimizin birçoğunun cesetleri yakıldı.
Tüm bunları ben söylemiyorum. Katliamın ardından çekilen fotoğraflar bangır bangır, tüm dünyaya adeta haykırıyor. Sözün özü görmek isteyen için çok şey anlatıyor o fotoğraf kareleri.
Daha 20 yıl önce Ermeniler'in Hocalı'da gerçekleştirdikleri katliamın, Miloseviç'in Temmuz 1995'de Bosna'da gerçekleştirdiği Serebrenitsa Katliamı ile benzeştiğini biliyor muydunuz sevgili okur.
Neden verdim bu örneği?
Çünkü bilindiği üzere Serebrenitsa Katliamı eski Yugoslavya Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi'nce SOYKIRIM olarak kabul edilmiş. Ya buna ne diyeceksiniz?
Eminim bunu ülkemizi sözde soykırım iddiası ile suçlayan Ermenistan yetkilileri kadar bütün dünya kamuoyu da biliyordur.
Hocalı Soykırımı'nda sivil halk sırf Azerbaycan Türkü olması sebebiyle Ermeni çeteleri tarafından imha edildi ve Ermeniler en önemli insanlık suçu olan "Soykırım Suçu"nu işledi.
Ancak malesef "Hocalı Soykırımı"nın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, konuya ilişkin olarak üzerine büyük sorumluluklar düşen insan hakları savunucuları hala görmezden geliyorlar.
Şimdi aklı başında biri çıksın da bana dünyanın uyguladığı bu çifte standartın sebebini açıklasın.
Hazır son günlerde dünya kamuoyunun ana gündem maddesi soykırımken Türkiye, Azerbaycan, Fransa ve genel olarak dünya kamuoyunu HOCALI SOYKIRIMI'nın asıl adının konulması ve sorumlularının cezalandırılması için harekete geçmeye çağırıyorum.
Ve inanıyorum ki dün Taksim Meydanı'nda Hocalı Soykırımı'nı anmak, görmek istemeyen dünyaya bir kez daha unutmadığımızı hatırlatmak için bir araya gelen binlere destek olmak için anlamlı bir konuşma yapan İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin, hükümetin bundan sonraki hamlesinin "Hocalı Soykırımı"nı tanımak olacağının sinyallerini verdi.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana "Her şeye Maydanoz"unuzun davulu az sevgili okur.
Güm be de güm güm. Güm be de güm güm. Güm güm güm. Güüüüüüüümmmmmmmmmmmm.
Bu günlük de benden bu kadar sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin....
Ermeni meselesini anlamak için yakın tarihimize bir göz atalım hep birlikte.
Gerçekleri görmek istemeyen dünya kamuoyunun aslında geçmişe gitmesine gerek yok.
Daha dün gibi yaşananlar.
1992 yılında Ermeniler'in gerçekleştirdiği "Hocalı Katliamı"nın fotoğraflarına bakmak bile "kimin soykırım yaptığı" sorusunun cevabını veriyor.
Bundan 20 yıl önce yani 26 Şubat 1992'de Azerbaycan'ın Hocalı kentinde, sivil halka karşı Ermeniler tarafından kelimenin tam anlamıyla bir katliam yapıldı.
Bugün sözde soykırım iddialarıyla Türkiye'yi suçlayan Ermeniler, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde 7 bin kişilik nüfusa sahip ve coğrafi konumu itibariyle bölge için stratejik önemi olan Hocalı kentini ele geçirmek için 25 Şubat'ı 26 Şubat'a bağlayan gece katliam gayesiyle harekete geçtiler.
Hocalı'nın işgali sonucu sivil, eli silahsız, Azerbaycan Türkleri çocuk, kadın, ihtiyar, genç ayrımı yapılmadan Ermeniler tarafından tüm dünyanın gözünün içine baka baka katledildi.
Resmi verilere göre o gece 83 çocuğa ve 106 kadına acımasız yöntemlerle işkence yapılarak, 613 kişi hunharca öldürüldü.
Ayrıca 487 kişi ağır yaralandı ve 1275 kişi ise rehin alındı, geri kalan nüfus da binbir zorlukla canını kurtardı.
O gece 26 çocuk tamamen ve 130 çocuk ise kısmen öksüz kaldı.
Küçücük çocuklarımızın gözleri oyulmuş, hamile kadınlarımızın karınları yırtılmış ve insanlarımız diri diri toprağa gömüldü. Hatta şehitlerimizin birçoğunun cesetleri yakıldı.
Tüm bunları ben söylemiyorum. Katliamın ardından çekilen fotoğraflar bangır bangır, tüm dünyaya adeta haykırıyor. Sözün özü görmek isteyen için çok şey anlatıyor o fotoğraf kareleri.
Daha 20 yıl önce Ermeniler'in Hocalı'da gerçekleştirdikleri katliamın, Miloseviç'in Temmuz 1995'de Bosna'da gerçekleştirdiği Serebrenitsa Katliamı ile benzeştiğini biliyor muydunuz sevgili okur.
Neden verdim bu örneği?
Çünkü bilindiği üzere Serebrenitsa Katliamı eski Yugoslavya Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi'nce SOYKIRIM olarak kabul edilmiş. Ya buna ne diyeceksiniz?
Eminim bunu ülkemizi sözde soykırım iddiası ile suçlayan Ermenistan yetkilileri kadar bütün dünya kamuoyu da biliyordur.
Hocalı Soykırımı'nda sivil halk sırf Azerbaycan Türkü olması sebebiyle Ermeni çeteleri tarafından imha edildi ve Ermeniler en önemli insanlık suçu olan "Soykırım Suçu"nu işledi.
Ancak malesef "Hocalı Soykırımı"nın üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, konuya ilişkin olarak üzerine büyük sorumluluklar düşen insan hakları savunucuları hala görmezden geliyorlar.
Şimdi aklı başında biri çıksın da bana dünyanın uyguladığı bu çifte standartın sebebini açıklasın.
Hazır son günlerde dünya kamuoyunun ana gündem maddesi soykırımken Türkiye, Azerbaycan, Fransa ve genel olarak dünya kamuoyunu HOCALI SOYKIRIMI'nın asıl adının konulması ve sorumlularının cezalandırılması için harekete geçmeye çağırıyorum.
Ve inanıyorum ki dün Taksim Meydanı'nda Hocalı Soykırımı'nı anmak, görmek istemeyen dünyaya bir kez daha unutmadığımızı hatırlatmak için bir araya gelen binlere destek olmak için anlamlı bir konuşma yapan İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin, hükümetin bundan sonraki hamlesinin "Hocalı Soykırımı"nı tanımak olacağının sinyallerini verdi.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana "Her şeye Maydanoz"unuzun davulu az sevgili okur.
Güm be de güm güm. Güm be de güm güm. Güm güm güm. Güüüüüüüümmmmmmmmmmmm.
Bu günlük de benden bu kadar sevgili okur.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyin....
25 Şubat 2012 Cumartesi
Sen dinimizin yüzkarasısın
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size yepyeni bir yastıkaltı hikayesi daha...
İki keşiş bir gün manastıra giderlerken, üzerinde köprü olmayan sığ bir nehri geçmeleri gerekmiş.
Nehir kıyısına yaklaştıklarında, genç bir kadının orada durduğunu fark ederler.
Keşişleri gören kadın, korktuğu için karşıya geçemediğini söyler.
Keşişlerin ağırbaşlı olanı "sorun değil" diyerek kadını sırtına alır ve karşıya geçirir.
Karşı kıyıya vardıklarında kadın teşekkür eder ve yoluna devam eder.
Tutucu ve sinirli yapıda olan diğer keşiş üzgün ve öfkelidir.
"Bunu neden yaptın?", der.
"Kadınlara dokunmayı, sırtımıza almayı bırak onlarla konuşmamızın bile yasak olduğunu bilmiyor musun?"
Bir saatten fazla konuşur, sitem eder.
"Sen dinimizin yüz karasısın!" diyerek diğer keşişi aşağılar, başının etini yer.
Kadını taşıyan keşiş nazik ve sabırlıdır.
Huysuz keşiş susana kadar, ağzını açmaz.
Nihayet huysuz keşişin söyleyecek sözü kalmadığında,
"Kardeşim ben o kadını nehir kıyısında sırtımdan indireli bir saati geçti ama, görüyorum ki sen hala taşıyorsun!", der.
Siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
Herkese Merhaba...
Herkese Merhaba...
İşte size yepyeni bir yastıkaltı hikayesi daha...
İki keşiş bir gün manastıra giderlerken, üzerinde köprü olmayan sığ bir nehri geçmeleri gerekmiş.
Nehir kıyısına yaklaştıklarında, genç bir kadının orada durduğunu fark ederler.
Keşişleri gören kadın, korktuğu için karşıya geçemediğini söyler.
Keşişlerin ağırbaşlı olanı "sorun değil" diyerek kadını sırtına alır ve karşıya geçirir.
Karşı kıyıya vardıklarında kadın teşekkür eder ve yoluna devam eder.
Tutucu ve sinirli yapıda olan diğer keşiş üzgün ve öfkelidir.
"Bunu neden yaptın?", der.
"Kadınlara dokunmayı, sırtımıza almayı bırak onlarla konuşmamızın bile yasak olduğunu bilmiyor musun?"
Bir saatten fazla konuşur, sitem eder.
"Sen dinimizin yüz karasısın!" diyerek diğer keşişi aşağılar, başının etini yer.
Kadını taşıyan keşiş nazik ve sabırlıdır.
Huysuz keşiş susana kadar, ağzını açmaz.
Nihayet huysuz keşişin söyleyecek sözü kalmadığında,
"Kardeşim ben o kadını nehir kıyısında sırtımdan indireli bir saati geçti ama, görüyorum ki sen hala taşıyorsun!", der.
Siz yazdıklarımı düşünedurun sevgili okur ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin.
22 Şubat 2012 Çarşamba
"Van’da her çocuğa 1 oyuncak" kampanyasına destek olalım
Herkese merhaba. Herkese merhaba. Herkese merhaba.
Yeni gün yeni umutlar demek.
Güneş bugün biraz kararsız.
Elma desem çık, armut desem çıkma der gibi.
Bir görünüp bir kayboluyor.
Afacan bir çocuk misali oyun oynuyor bizimle.
Çocuk demişken aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okur?
23 Ekim 2011 tarihinde Van'da meydana gelen depremi yaşayan çocuklar.
Deprem görüntülerinde hep başrolde gördük çocukları.
Kimine enkaz altından çıkarılırken, kimine de enkaz altında kalmışken rastladık.
Peki deprem sonrası değişen yaşam koşulları altında ne yapıyor bu çocuklar.
Biz de yaşadık depremi, Van'a kar yağdığını gördükçe benim de Kocaeli'de içim titriyor.
Onlar için birşey yapmalı diye düşünürken güzel bir projeyle karşılaştım. Sizinle paylaşmak istiyorum.
Van'da depremden etkilenen çocukların yaşadıkları korku ve acı dolu günleri arkalarında bırakmaları için sosyal hayata kazandırma çalışmalarının olduğunu öğrenince içime bir parça su serpildi.
Kızılay Çekmeköy Şubesi'nin başlattığı "Van'da her çocuğa 1 oyuncak" kampanyası ile evlerinden ve okullarından uzak kalan çocukların çocukluklarından uzaklaşmamaları hedeflenmiş.
Depremin ardından boylarından büyük acılar ve sorumluluklar yüklenen çocuklar, devam eden yapılandırma çalışmaları içinde çocukluklarını yaşasın diye Türk Kızılayı Çekmeköy Şubesi oyuncak topluyor.
Şube başkanı İlhami Yıldırım ve ekibinin öncülüğünde yürütülen kampanya Mart ayının ilk günlerinde sona erecek. Bağışçılar istedikleri takdirde Van'a götürülerek, oyuncakların dağıtımında da görev alabilecek.
İyiki varsınız sayın İlhami Yıldırım ve beraberindeki ekip. Fikrinize sağlık.
Ne güzel haber değil mi?
Kampanyaya destek olmak istiyorsanız 0 216 640 19 99 nolu telefonu arayabilirsiniz.
Yok ben hemen destek olacağım derseniz de Çamlık Mahallesi Şehit Şahin Bey Caddesi No: 24 K: 1 Çekmeköy/İstanbul adresine oyuncak yollayabilirsiniz.
Siz ne yapacağınızı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyinnnnn.
Yeni gün yeni umutlar demek.
Güneş bugün biraz kararsız.
Elma desem çık, armut desem çıkma der gibi.
Bir görünüp bir kayboluyor.
Afacan bir çocuk misali oyun oynuyor bizimle.
Çocuk demişken aklıma ne geldi biliyor musunuz sevgili okur?
23 Ekim 2011 tarihinde Van'da meydana gelen depremi yaşayan çocuklar.
Deprem görüntülerinde hep başrolde gördük çocukları.
Kimine enkaz altından çıkarılırken, kimine de enkaz altında kalmışken rastladık.
Peki deprem sonrası değişen yaşam koşulları altında ne yapıyor bu çocuklar.
Biz de yaşadık depremi, Van'a kar yağdığını gördükçe benim de Kocaeli'de içim titriyor.
Onlar için birşey yapmalı diye düşünürken güzel bir projeyle karşılaştım. Sizinle paylaşmak istiyorum.
Van'da depremden etkilenen çocukların yaşadıkları korku ve acı dolu günleri arkalarında bırakmaları için sosyal hayata kazandırma çalışmalarının olduğunu öğrenince içime bir parça su serpildi.
Kızılay Çekmeköy Şubesi'nin başlattığı "Van'da her çocuğa 1 oyuncak" kampanyası ile evlerinden ve okullarından uzak kalan çocukların çocukluklarından uzaklaşmamaları hedeflenmiş.
Depremin ardından boylarından büyük acılar ve sorumluluklar yüklenen çocuklar, devam eden yapılandırma çalışmaları içinde çocukluklarını yaşasın diye Türk Kızılayı Çekmeköy Şubesi oyuncak topluyor.
Şube başkanı İlhami Yıldırım ve ekibinin öncülüğünde yürütülen kampanya Mart ayının ilk günlerinde sona erecek. Bağışçılar istedikleri takdirde Van'a götürülerek, oyuncakların dağıtımında da görev alabilecek.
İyiki varsınız sayın İlhami Yıldırım ve beraberindeki ekip. Fikrinize sağlık.
Ne güzel haber değil mi?
Kampanyaya destek olmak istiyorsanız 0 216 640 19 99 nolu telefonu arayabilirsiniz.
Yok ben hemen destek olacağım derseniz de Çamlık Mahallesi Şehit Şahin Bey Caddesi No: 24 K: 1 Çekmeköy/İstanbul adresine oyuncak yollayabilirsiniz.
Siz ne yapacağınızı düşünedurun ben müsaadenizi istiyorum.
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin.
En çok beni özleyin. En çok beni özleyin.
Hatta bir tek beni özleyin. Özleyinnnnn.
20 Şubat 2012 Pazartesi
Yanımdayken özlediğim babam
Herkese merhaba.
Herkese merhaba.
Herkese merhaba.
Bugün size hayatımın erkeğini anlatacağım sevgili okur.
Babam...
Babam, yanımdayken özlediğimsin.
Babam, kendisinde kendimi gördüğümsün.
Babam, varlığına sırtımı dayadığımsın.
Babam, bana kendimi güçlü hissettirensin.
Babam, kaç yaşına gelirsem geleyim yanında kendimi çocuk hissettiğimsin.
Babam, bana kendimi özgür hissettirensin.
Babam, huzurumuzun mimarısın.
Babam, hayatın yalanlarına inat, dürüstlük öğretilerine sığındığımsın.
Babam, gecemin karanlığını aydınlatansın.
Babam, bitip tükenmek bilmeyen yaşama azmimsin.
Babam, moral ilacımsın.
Babam, yorgunluk kahvemsin.
Babam, ilk aşkımsın.
Babam, yanındayken korkularımdan arındığımsın.
Babam, tutunacak en güçlü dalımsın.
Babam, arkama aldığım devrilmez dağımsın.
Babam iyiki varsın.
Herkese merhaba.
Herkese merhaba.
Bugün size hayatımın erkeğini anlatacağım sevgili okur.
Babam...
Babam, yanımdayken özlediğimsin.
Babam, kendisinde kendimi gördüğümsün.
Babam, varlığına sırtımı dayadığımsın.
Babam, bana kendimi güçlü hissettirensin.
Babam, kaç yaşına gelirsem geleyim yanında kendimi çocuk hissettiğimsin.
Babam, bana kendimi özgür hissettirensin.
Babam, huzurumuzun mimarısın.
Babam, hayatın yalanlarına inat, dürüstlük öğretilerine sığındığımsın.
Babam, gecemin karanlığını aydınlatansın.
Babam, bitip tükenmek bilmeyen yaşama azmimsin.
Babam, moral ilacımsın.
Babam, yorgunluk kahvemsin.
Babam, ilk aşkımsın.
Babam, yanındayken korkularımdan arındığımsın.
Babam, tutunacak en güçlü dalımsın.
Babam, arkama aldığım devrilmez dağımsın.
Babam iyiki varsın.
18 Şubat 2012 Cumartesi
Yüreğin aklı beyninkine benzemez
Herkese merhaba...
Herkese merhaba...
Herkese merhaba....
Aşık iki güvercin düşünün.
Gagalarıyla, güvercin usulü birbirlerine olan duygularını anlatırlar öyle değil mi?
AŞK'ta öyle sizin sandığınız gibi, dilin çok da önemi yoktur belki de ne dersiniz?
Ya da var da, biz duygularımızdan bahsederken hep bize öğretilmiş bir biçimle, televizyon ya da radyo diliyle, aslında başkalarının ağzıyla konuştuğumuz için anlatamıyoruz.
Oysaki kendi sevgi cümlelerimizi kuracak kabiliyete sahibiz.
Yeter ki emek verelim.
Yüreğin aklı beyninkine benzemez.
Çabuk kavrar gerçek olanı.
Gelin bugün farklı birşey yapın.
Veeee...
Sevdiklerinize kendi cümlelerinizle anlatın sevginizi.
Yaşam kısa, sakın ola ki bugün değil, yarın demeyin.
ER-TE-LE-ME-YİN.
Herkese merhaba...
Herkese merhaba....
Aşık iki güvercin düşünün.
Gagalarıyla, güvercin usulü birbirlerine olan duygularını anlatırlar öyle değil mi?
AŞK'ta öyle sizin sandığınız gibi, dilin çok da önemi yoktur belki de ne dersiniz?
Ya da var da, biz duygularımızdan bahsederken hep bize öğretilmiş bir biçimle, televizyon ya da radyo diliyle, aslında başkalarının ağzıyla konuştuğumuz için anlatamıyoruz.
Oysaki kendi sevgi cümlelerimizi kuracak kabiliyete sahibiz.
Yeter ki emek verelim.
Yüreğin aklı beyninkine benzemez.
Çabuk kavrar gerçek olanı.
Gelin bugün farklı birşey yapın.
Veeee...
Sevdiklerinize kendi cümlelerinizle anlatın sevginizi.
Yaşam kısa, sakın ola ki bugün değil, yarın demeyin.
ER-TE-LE-ME-YİN.
13 Şubat 2012 Pazartesi
"Kafesten bir kuş uçtu"
(Guguk Kuşu)" Kocaeli'de
Herkese merhaba... Herkese merhaba... Herkese merhaba...Dünyaya geldiğinizde önünüze biri dikilir ve "kurallar" der.
İşte o kurallar sizin deli ya da akıllı olduğunuzu belirler.
Peki deli kim? Ya da kim akıllı?
Kimin akıllı olup, kimin olmadığına toplum kararı veriyor.
Halbuki hangi ölçüt delilik kavramına akıllı bir bakış açısı getirebilir ki?
Uzayan sorulara inat, akıl ile deliliğin dehlizlerinde yönümüzü bulmaya çalışıyoruz hayatta.
Nereden mi çıktı bu delilik konusu?
Kocaeli Şehir Tiyatroları'nın "Kafesten bir kuş uçtu (Guguk Kuşu)" oyununu izlerseniz, akıllılık ve delilik durumları birbirinden ince bir çizgiyle ayırırken, kimin deli kimin akıllı olduğuna siz karar vereceksiniz belki de.
Oyunun kahramanı Mc Murphy mahkumiyet cezasını çalışarak çekmek yerine, hastanede delilerle eğlenerek geçirmek ister. Küçük bir numarayla hastaneye gelmeyi başarır ve sonrasında olaylar gelişir.
Konu hakkında tek kelime daha yazmam sevgili okur. Eğer çok merak ettiyseniz, gider oyunu izlersiniz. Kaldı ki kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.
Yok eğer izleme olanağım yok derseniz, o halde üzülmeyin. Çünkü, "Kafesten bir kuş uçtu" Amerikalı yazar Ken Kesey'in ilk romanıdır. Kitap, 1962'de Amerika'da ilk baskısını yaptığında, altmışlı yılların en iyi yapıtı seçilir. Kitabı edinip okuyabilirsiniz.
Onuda mı yapamıyorsunuz, yuh size demeyeceğim, bir alternatif daha sunacağım.
İnsanın kanını donduran bir ustalıkla yazılmış roman sinemaya uyarlanır, "Kafesten bir kuş uçtu" namıdiğer
Guguk Kuşu, 1976 yılında 9 dalda oskara aday olur ve dört büyük ödülü alarak sinema tarihine geçer. Hala izlemediyseniz, ne duruyorsunuz?
Ama filmi izleyen biri olarak, tiyatroda izlemenin keyfini asla vermediğini üzerine basa basa söylemek isterim. Neden mi?
Çünkü düşünsenize, kuşkusuz dünyanın en iyi teksleri arasında yer alan "Guguk Kuşu", Kocaeli'de, bunu bilmek bile heyecan verici. Bu bir ayrıcalık... Çok şanslıyız.
Üstelik sizi uyarmalıyım oyun kapalı gişe oynuyor. Biletinizi günler öncesinden ayırtmalısınız.
Özellikle bu muhteşem oyunun bizimle buluşmasına vesile olan genel yayın yönetmenimiz Nejat Birecik'e sevgilerimi iletmek isterim. İyiki varsınız.
En az "Küheylan" oyunu kadar tadı damağımda kalan bir görsel ve zihinsel ziyafet izlememize olanak sağlayan yönetmenimiz Yunus Emre Bozdoğan'a sonsuz teşekkürler. İyiki varsınız.
Müthiş performansla sergilenen oyunu izlemiyor, adeta yaşıyorsunuz. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyor, kendilerini bir kez daha ayakta alkışlıyorum. İyiki varsınız.
Birbirinden başarılı oyuncularımız Barış Falay, Eylem Tanrıver Varlı, Engin Benli, Aydın Sigalı, Erdem Irmak, Tekin Ezgütekin, Cemal Aldıç, S.Taylan Ertuğrul, Nuri Karadeniz, Ozan Şahin, Utku Oğuz, Işık Öztorun, Nurcan Tural, Senem Akman, Mustafa Arpacıoğlu, Aytek Mete Elgün, Ferdi Yıldız, Volkan Dinç, Talha Kaya, Seçil Onur iyiki varsınız...Kocaeli için ciddi bir şanssınız...
HAYDİ KOCAELİ İYİ SEYİRLER...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)