22 Ocak 2012 Pazar

Evlenmek için geç kalmak

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Son zamanlarda en çok duyduğum sözlerden biri “geç kalmışlık” duygusu...
Evlenmek için geç kalmak…
Aile kurmak için geç kalmak…
Kendini güvende hissetmek için geç kalmak…
Bebek sahibi olmak için geç kalmak…
Cildinin, vücudunun eskisi gibi olması için geç kalmak…
Hayal gücümüzü kullanıp daha size neler için geç kalıp kalmadığınızı hatırlatabilirdim… Amma…

Bakalım nereden çıkıyor bu geç kalmışlık duygusu…
30 yaşına gelmiş bekar bir erkek veya kadının öncelikli söylemi kariyerdir ve etrafından bir şeyler için geç kalıyorsun ikaz ve baskılarına kalkan olarak bunu kullanır…
Ancak için için bu geç kalmışlık duygusu onu sürekli kemirir.

Küçük yaşlarımızdan beri ailelerimiz ve toplumumuz bizi okumamız ve kariyer sahibi olmamız gerektiği konusunda yönlendirir.
Artık üniversite bitmiş. İkinci üniversiteye kayıt yaptırılmış, iş bulunmuş ise, toplumdaki beklenti sıralamasına göre evlenilmesi ve daha sonrada çocuk sahibi olunması gerekiyor.
Ancak biz, okul, iş ve daha iyi bir iş noktasında öyle sabitlenmişiz ki etrafımızda bizim yaşıtlarımız artık evlenmiş hatta çoluk çocuğa karışmış ise…
Birden kendimizi “yetmedi mi çalışıp durduğun” , “çalış çalış nereye kadar“, “bir elin nesi var iki elin sesi var” gibi tenkit bombardımanının taaa içinde buluruz…

Siz kendinizi nerede buluyorsunuz sevgili okur… Paylaşın benimle… Siz oradan konuşun ben duyarım merak etmeyin…
Artık otuz yaşından sonra bir kadın ya da erkek hiç fark etmez istese de bu beklentileri gerçekleştirmekte eskisi kadar çabuk ve kolay kararlar veremez.
Daha detaylı düşünür…
Beğenileri farklılaşır.
Daha fazla özellik arar olur.

Hatta evlenmek istemesinin nedenini yalnız kalmamak mı yoksa,
Bir an önce çocuk sahibi olması gerektiği konusunda hissettiği zorunluluk mu?
Bunu kendine bile ifade edemez.
Ancak 30 yaşına kadar yalnız yaşamış,
Tek başına kendine göre hayatını düzenlemiş bir kadın ya da erkek içten içe hayatının içine bir başkasını katmak ve rahatını bozmak istemez.
Bu ortamı bozmaya değecek kişinin özellikleri listesi uzar gider ama…
Bu onu “eyvah ömrümün sonuna kadar böyle yalnız mı kalacağım” paniğinden de kendini alıkoyamaz.
Bu panik yüzünden hayatına giren her erkeği ya da kadını, kendince sınava tabi tutar ama bu arada günlerin güzelliğini yaşayamaz ve… Her biten ilişkiyi zaman kaybı olarak değerlendirdiği gibi…
Her gidene de zamanını çaldığı için sinirlenir.

Eğer bu anlattıklarım size tanıdık geliyorsa sevgili okur, aman dikkat…
Siz de benim gibi 30 yaş sendromunun taaa içindesiniz demektir…
Oysaki önemli olan…
Hayatı akışına bırakmak…
Geç kalmadığımızı kendimize hatırlatmak ve…
’Şimdi’yi yaşamaya çalışmaktır.

Bunu yaparken de kendimizle barışık olmalı… Ve…
Hayatımızı şu ana kadar yaptığımız gibi yine kendimiz planlamalıyız.
Başkalarının beklentilerini değil,
Kendi hedeflerimizi yerine getirmeye çalışmalıyız...
 

Benden söylemesi...
Seçim sizin... 
Bana müsaade...
Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin... 
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin... Özleyin...

21 Ocak 2012 Cumartesi

Depresyonla mücadele intihar riskini azaltıyor

İntihar her toplumda olduğu gibi bizim için de ciddi bir sorun. Depresyon hastalığı da bu konuda önemli etkenlerden biri. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki depresyonla mücadele intihar riskini azaltıyor. Yeni doğan bebeklerden alınacak birkaç damla kanla fark edilebilecek ve önlenebilecek bazı zeka geriliği durumları, yine tiroid hormonu eksikliğinin zamanında fark edilmesi de ruh sağlığını koruma yolları arasında sayılabilir. Uygun beslenme ve egzersizler, aşırı kilodan ve buna bağlı ortaya çıkabilecek bedensel ve ruhsal hastalıklardan korunulmasını beraberinde getirir. Stresle başa çıkma tekniklerinin yaygın olarak iş yerlerinde ele alınması iş gücü kaybına neden olan yorgunluk, doyumsuzluk, tükenmişlik gibi durumlarıazaltabilecek önlemlerdendir. Sağlıklı davranış geliştirme, alışkanlıklarımızın bağımlılık haline dönüşmesine fırsat vermeme, sigara, alkol, madde bağımlılıklarından korunma çok bilinen koruyucu ruh sağlığı alanlarından bir başkası.

Ruh sağlığını güçlendirme ve geliştirme konusunda neler söyleyeceksiniz?
Elbette, ruhsal bozukluklardan korunma ile ruh sağlığını güçlendirme ve geliştirmenin geçiştiği, örtüştüğü, birbirini tamamladığı alanlar da var. Bu arada korunma konusunu bağlamak için izninizle şu noktayı da vurgulayayım. Korunma çalışmaları yüzde yüz korunma demek değildir. Her ruhsal sorunu tamamen davranışlarımızı geliştirerek engelleyemeyebiliriz, işin biyolojik yönü de var mutlaka ama riski azaltmaktan, erken müdahale etmekten söz ediyoruz. Olumsuz etkileri en az düzeye indirmekten söz ediyoruz. Bu noktaya vurgu yapmışken ruh sağlığını güçlendirme konusuna da gelelim. Örneğin sağlıklı bir yaşlılık için gençlikte yapılacak çok önemli şeyler vardır. Kendine hoşlanacağı, üretebileceği alanlar yaratan, hayatına renk ve anlam katmayıbilen kişiler yaşlandıklarında ya da emekli olduklarında kendilerini işe yaramaz gibi görmezler.
Geleceğimizin garantisi gençlerimiz için neler söyleyeceksiniz?
Geleceğimizin garantisi olan gençlerimize, çocuklarımıza yönelik tutum ve davranışlarımız onların kendilerine güvenli, benlik saygısı yerinde kişiler olarak yetişmelerine de neden olabilir, ürkek korkak, güvensiz hep birilerinin desteğine muhtaç birileri olmalarına da. Aile içinde, toplumda şiddet şiddeti doğurur, saygı ise saygıyı… Yukarıda kısaca değinmiştim, alışkanlıklarımız konusu. Bağımlılık halini alan birçok yeni alışkanlık var özellikle gençler arasında. Bilgisayarı, cep telefonunu, hatta televizyonu düzensiz dengesiz kullanma, adeta bu araçların esiri olma. Bu davranışlar kişiler arası iletişimi olumsuz yönde etkilemenin yanında ciddi bedensel sağlık sorunlarına yol açabildiği de biliniyor.


Her geçen gün artan cinayet, intihar, adam yaralama, çocukların işledikleri suçların, olayların değerlendirilmesini yapabilir misiniz?
Yukarıda değinmeye çalıştığım sağlıksız davranışlar bireyleri ve bireylerin oluşturduğu toplumu etkiliyor elbette. Bu arada bireyleri aşan ekonomik zorluklar, işsizlik sorunu, ülkemizin genel anlamda içinde bulunduğu sosyal siyasi zorluklar da bireyleri ve toplumu olumsuz yönden etkilemektedir. Nasıl ki sağlık yalnızca sağlık profesyonellerinin başa çıkabileceği bir şey değilse ruh sağlığı da genel politikalarla bütün olarak ele alınması gereken bir konudur. Çalışanların özlük haklarının gerçekçi biçimde düzenlenmesi, çalışamayanlara iş bulma imkanı sağlanması, adalete, kolluk güçlerine güven yaratılması, eğitimde, sağlıkta eşitlik olması en temel ve olmazsa olmaz koruyucu ruh sağlığı faktörleridir. Bütün bunları birilerinden lütuf olarak beklememek haklarına kırmadan kırılmadan sahip çıkmak da vatandaş olarak bizlerin hakkı ve görevi olmalıdır. Bu yolda farkındalık geliştirmeliyiz.


 Prof. Dr. Bülent Coşkun Kimdir?
1952 Tavşanlı Kütahya doğdu. Darüşşafaka Lisesi’ni bitirdikten sonra, Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi’nde okudu. 1982 yılında Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan uzmanlık aldı. Zorunlu hizmet görevini Manisa Ruh Hastalıkları Hastanesi’nde yaptıktan sonra, Ankara Numune Hastanesi’nde ServisŞefliği, Yenişehir Ruh Sağlığı Dispanseri’nde Başhekim olarak görev yaptı. Daha sonra Sağlık Bakanlığı Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı görevini yürüttü. 1989 yılında Ankara Üniversitesi’nde doçentliğini aldı. 1995-2002 yılları arasında Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 2002 yılından beridir de Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Kocaeli Üniversitesi Toplum Ruh Sağlığı Birimi’nin Müdürlüğü’nü yürütmektedir.
Fotoğraflar: Ayhan Arı

20 Ocak 2012 Cuma

Yeni Yıl Bağrında Umutları Büyütüyor

Her yeni yıl tazelenen umutların, iyi dileklerin ve yüzü daha iyi bir gelecek hayal etmeye dönük özlemlerin paylaşılmasına vesiledir. Her yeni yıl; devreden umutların hüznüyle karışık, bir “yeni yıl daha iyi, daha güzel olsun” duygusunun canlanmasıdır bir bakıma. Her yeni yıl; bahara dair duygu ve inançlarımızın yenilenmesidir biraz da. Ve her yeni yıl; zamanın sonsuzluğundaki koşuda, herkesin kendince tanımladığı geleceğe ve kaçınılmaz olana, bir adım daha yaklaşmış olmanın karmaşasıdır aynı zamanda. Değil midir ki, bir doğa kanunudur; biten ve başlayanın, ölen ve doğanın, çürüyen ve yenilenenin diyalektiğidir hayat. Ve mesele, hayatı başlayanın, doğanın, yenilenenin yürüdüğü rotadan yaşamaktır. Devreden hasretler mi demeli umutlarımızın adına, biz öldükçe, azaldıkça, sesimiz gün be gün kısıldıkça büyüyen hasretler… Herkes kendince tanımlayabilir tabii; ama hasret, kan ile revan bir zamanda kıvranırken umutlarımız, en çok barış demek olmalıdır. Kendinle, hayatla, insanlarla, gerçeklerle… Hayat devam ediyor ve devam eden hayat, bağrında umutlar büyütüyor. Bu haftaki konuğumuz Prof. Dr. Bülent Coşkun’la, ruh sağlığımızın ne tür tehlikeler altında olduğunu ve bu tehlikelerden korunmanın yollarını konuştuk. İşte notlarım: 

Ruh sağlığı diyince ne anlamalıyız?
Ruh sağlığı, sağlığın ayrılmaz bir parçası olarak bilinir, söylenir. Ancak yaygın biçimiyle günlük ilişkilerimizde ruh sağlığından söz edildiğinde akla ruh hastaları, ruh hastalıkları gelebilmektedir. Ya da ruh sağlığını bozabilecek gerginlik yaratacak etkenleri öncelikle düşünebiliriz – günlük sıkıntılarımız, yorgunluklarımız, çıkmazlarımız, insan ilişkilerinde karşılıklı birbirimizi yıpratmalarımız gibi… Bu konularda teknik bazı ifadeler de günlük dilimizde yer bulmuş durumdadır, tükenmişlik gibi, stres gibi, depresyon gibi psikoz veya psikoza girmek gibi. Bazen bu terimler amacını aşan biçimde, anlamının dışında da kullanılabilmektedir. Öte yandan konunun uzmanları, ruh sağlığı deyince çalışabilen, üretebilen, sevebilen ve gülebilen bireylerden söz etmek gerektiğini düşünmektedirler. Sağlık bir bütündür, ruh sağlığı duygularımızla, düşüncelerimizle sağlığa anlam katabilmemize, sağlığımızın farkına varmamıza yarar. Belki ilerde değinme fırsatımız olur, bir de ruh sağlığını güçlendirme, geliştirme konusu var, sıra gelirse ondan da söz ederiz.  

Ruh sağlığımız ne tür tehditler altında?
Ruh sağlığımız tehdit altında mı? Ya da ruh sağlığımıza, genel sağlığımız dışında özel, ayrı bir tehdit mi söz konusu? Sağlığı bütün olarak ele almak durumunda olduğumuza değinmiştim. Bedensel, ruhsal ve sosyal özelliklerimizle sağlığımız bir bütündür, bir parçasını diğerlerinden ayrı düşünemeyiz, düşünmemiz gerekir. O halde önce “sağlığımız tehdit altında mı?” sorusuna cevap arayalım. Sağlığımız hızla değişen, yapaylaşan çevremizle, hoyratça harcanan doğal kaynaklarımızla, yarını düşünmekten çok bugüne odaklanan ve sürekli tüketmeye koşullanan yaşam biçimimizle, ciddi bir tehdit altında görünüyor, aksini söylemek çok zor. Benzer biçimde giderek her an daha fazla mekanikleştiğini gördüğümüz ilişkilerimiz; özveri, dayanışma, anlayış, hoşgörü kavramlarının iyi niyetli sözler olmanın dışında geçerliliğinin azaldığına tanık olmamız da sağlığımızın psikososyal yanına yönelik bir tehdit olduğu düşüncesini güçlendirmektedir.

Ruh sağlığının sağlığın nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu detaylandırır mısınız? Sağlıklı insan nasıl olur?
Memnuniyetle açmaya çalışayım. Sağlık kavramını nasıl bir çerçevede ele aldığımız önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün çok yaygın şekilde bilinen tanımında sağlığın bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali olmasına vurgu yapılmasının yanında sağlığın hastalık olmamasından öte bir durum olduğuna da dikkat çekilir. Sağlık iyilik hali olmasını gerektirmektedir. Bu durumda uzun süre devam eden bir bedensel hastalığı olan kişinin o hastalığına rağmen iyilik halinden söz edebiliriz. Özellikle de psikososyal iyilik halinden. Bedensel bir engeli vardır, görmüyordur, yürüyemiyordur, hatta belki bir uzvu yoktur ama, bu kişi üretebiliyordur, sevebiliyordur, yaşadığı topluma katkıda bulunabiliyordur. Bu özeliklerinin de farkındadır ve mutludur… Gelin birlikte düşünelim, görünür herhangi bir hastalığı ya da bedensel engeli olmayan ancak çalışmayan, üretmeyen, sevemeyen hatta zaman zaman gerginliği ile çevreye huzursuzluk saçan birisi mi daha SAĞLIKLIdır yoksa bir hastalığı ya da engeli olmasına rağmen yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi üreten, katkıda bulunan birisi mi? Görüldüğü gibi sağlıklı olmak, psikososyal iyilik hali olmak veya ruh sağlığı yerinde olmak “hasta” ya da “engelli” olmaktan farklı bir durumdur. Ruh sağlığını bu anlamda sağlıklı olmanın ayrılmaz bir parçası olarak görmek gerektiğini vurgulamak istedim.  

Toplumumuzda ruh sağlığı giderek bozuluyor mu?
Ruh sağlığımızın giderek bozulup bozulmadığı konusunda bir değerlendirme yapmak pek kolay değil. Belki de ruhsal sorunlarımızı daha fazla fark edebilir olduk… Yeni yılda ya da genel anlamda gelecekte ruh sağlığımızı korumak için neler yapabileceğimiz konusuna değinmeniz çok olumlu bence. İşte bu bile gelişmekte olan farkındalığımızın bir sonucu olabilir. Belki daha önce bu soru üzerinde pek düşünmezdik ya da ancak şakasını yapabilirdik, bir aşısı olsa da ruh hastalığından korunsak diye… Ruh sağlığımızı korumayı, ruhsal hastalıklardan uzaklaşmak ruhsal bozukluklarla karşılaşma riskini azaltmak anlamında alırsak bazı önlemlerden söz edebiliriz. Bir de, yukarıda da değinmiştim, ruh sağlığını güçlendirmek, geliştirmekle ilgili konulardan söz etmek mümkün. Burada hastalıktan, hasta olmaktan öte iyilik haline değinebiliriz.

Ruh sağlığımızı nasıl korumamızı tavsiye edersiniz?
Önce sizin söz ettiğiniz biçimde ruh sağlığımızı korunma yollarına bakalım: Sık ve yaygın olarak görülen bir ruhsal hastalık hali, günlük dilimizde çökkünlük, karamsarlık olarak ifade edebileceğimiz bir durumu, depresyonu ele almamız mümkün. Çökkünlükten korunmanın aşısı yok elbette ama kendimizi tanıma, güçlü ve geliştirmemiz gereken yönlerimiz hakkında farkındalık geliştirmemiz karşılaşabileceğimiz zorluklarla başa çıkmamızda bize imkan sağlar, hastalık belirtilerini bilmemiz ne zaman yardım almamız gerektiğine kolay karar vermemiz herhangi bir hastalıkta olduğu gibi sorunları erken çözmemize yardımcı olur.

DEVAMI YARIN...

“Farkındalık geliştirmeliyiz”

Çalışanların özlük haklarının gerçekçi biçimde düzenlenmesi, çalışamayanlara iş bulma imkanı sağlanması, adalete, kolluk güçlerine güven yaratılması, eğitimde, sağlıkta eşitlik olması en temel ve olmazsa olmaz koruyucu ruh sağlığı faktörleridir diyen Prof. Dr. Bülent Coşkun, “Bütün bunları birilerinden lütuf olarak beklememek haklarına kırmadan, kırılmadan sahip çıkmak da vatandaş olarak bizlerin hakkı ve görevi olmalıdır. Bu yolda farkındalık geliştirmeliyiz”, şeklinde konuştu.

Bu hafta da sayfamıza Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi  ve Kocaeli Üniversitesi Toplum Ruh Sağlığı Birimi’nin Müdürü Prof. Dr. Bülent Coşkun'u konuk ettik... Ruh sağlığımızın ne tür tehlikeler altında olduğunu ve bu tehlikelerden korunmanın yollarını merak ediyorsanız beni izlemeye devam edin... Röportajımız yayına hazırlanıyor :))

19 Ocak 2012 Perşembe

“Sevgi”yi davet ettiğinizde...

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
Okuduğum bir alıntı çok hoşuma gitti sizinle paylaşmak istedim sevgili okur...
İşte geliyor o vakit bugünün yastık altı hikayesi...
Bir gün bir kadın evinden çıkar ve evinin önünde hayat tecrübesi ile dolu üç ihtiyara rastlar…
Onları tanımamaktadır…

Onlara: “Sizleri tanıdığımı sanmıyorum. Ancak aç olmalısınız. Lütfen eve giriniz. Size yemeniz için bir şeyler ikram etmek istiyorum”, der.
“Evin erkeği içeride mi?”, diye sorarlar. “Hayır o dışarıda”, diye cevap verir kadın. Onlar da bu durumda eve giremeyeceklerini söylerler.
Akşam kocası eve döndüğünde kadın ona olanı biteni anlatır.
“Git onlara benim evde olduğumu söyle ve içeri davet et” der karısına.
Kadın çıkar ve eve girmeleri için davet eder.
“Biz bir eve asla birlikte girmeyiz” derler ona. Kadın “niçin” diye bilmek ister.
Yaşlılardan biri ona: Arkadaşlarından birini işaret ederek isminin ZENGİNLİK, diğer arkadaşının isminin BAŞARI olduğunu söyler ve kendisini ise SEVGİ olarak tanıtır.

Ve: “Şimdi evine dön ve kocanla hangimizin eve girmesini istediğinizi kararlaştırın” diye ilave eder.
Kadın eve girer ve kocasına konuşmaları anlatır.
Kocası çok sevinir. Kendi kendine, “Ne güzel” diye söylenir. “Eğer böyle bir olanağımız varsa elbette Zenginliği davet edeceğiz” , der.
Ancak karısı böyle düşünmez. “Niçin Başarıyı davet etmiyoruz sevgilim?” diye sorar.

Bu sırada kızları diğer odadadır. Konuşmaları duyar ve hemen araya girerek kendi teklifini ortaya atar: “Sevgiyi davet etsek daha güzel olmaz mı? Evimizin her tarafı sevgi ile dolar” der.
Kocası karısına: “Kızımızın tavsiyesini tutalım. Hemen dışarı çık ve “Sevgiye davetlimiz olduğunu söyle”, der. Kadın dışarı çıkar ve üç yaşlı adama içlerinden hangisinin “Sevgi” olduğunu sorar ve ona: “Davetlimizsiniz içeri buyurun” der.

“Sevgi” ayağa kalkar ve yavaş yavaş eve doğru yürümeye başlar. Bu sırada diğer ikisi de ayağa kalkarlar ve onu takip etmeye başlarlar.
Kadın şaşkın bir vaziyette “Zenginlik” ve “Başarı”ya: “Ben sadece “Sevgi”yi davet ettim siz niçin geliyorsunuz?”, diye sorar.
Yaşlı adamlar hep birlikte:”Eğer siz “Zenginlik” veya “Başarı”yı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz dışarıda kalacaktık. Ama mademki siz “Sevgi”yi davet ettiniz, biz de o nereye giderse birlikte gideriz. Çünkü sevginin olduğu yerde, ZENGİNLİK ve BAŞARI da vardır”, derler.
Size dileğim odur ki sevgili okur…
Acının olduğu yerde, merhamet ve başarı…
Kendinizden şüpheye düştüğünüzde güvene kavuşmanızı...
Kendinize güveninizi yitirdiğinizde ve kararsızlık içine düştüğünüzde kendi yeteneklerinize güvenmenizi...
Yorulduğunuzda veya bitkin düştüğünüzde, size anlayış, sabır ve güç...
Korkunun olduğu yerde, korktuğunuzda, size sevgi ve cesaret dilerim...
Şimdi iki seçeneğiniz var sevgili okur…
Ya bugünkü yastık altı hikayemizi okuyup geçersiniz…
Ya da hikayemizi sevdiğiniz kişilerle paylaşarak SEVGİ’yi davet edersiniz.
Seçim sizin ama dilerim siz de benim yaptığım gibi ikinci yolu seçersiniz…
Siz  ne yapacağınızı düşünedurun sevgili okur, ben müsaadenizi istiyorum...

Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin...
En çok beni özleyin... En çok beni özleyin...
Hatta bir tek beni özleyin...
Özleyin...



18 Ocak 2012 Çarşamba

Ulusal ve Uluslararası Boyutta Kıbrıs Gerçeği 2

Dünya haritasını gözünüzün önüne getirin, Kıbrıs'a şöyle dikkatlice bakın, ne görüyorsunuz? Sanki namlusunu Ortadoğu'ya çevirmiş bir tank görünümünde ada dersiniz değil mi? Peki, Kıbrıs denildiğinde ilk aklınıza gelenleri sıralayın desem? Müzakereler, anlaşmalar, açıklamalar, Yunanistan, BM, AB, ABD, İngiltere ve RAUF DENKTAŞ dersiniz. Kendini söz sahibi hisseden ülkelerin açıklamalarına baktığınızda, sanki biz burayı zorla almışız, diğer ülkeler de bizden yaptığımız bu haksızlığı gidermemizi istiyorlar zannedersiniz. Bu izlenimler ancak, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara yakışır dedim ve konu üzerinde okuduğum kitapların ardından bir de Sayın Denktaş'la mini bir sohbet etme imkanı buldum. Şimdi sizden örportajımın ikinci bölümünü de okumanızı ve bugünü daha net görmenizi istiyorum. Haydi buyrun, söz sayın RAUF DENKTAŞ'ta :  

Neyi görüşecekler?
Rum tarafı kırmızı çizgisini ilan etti. Garanti anlaşması olmayacak, Türk askeri derhal adadan çıkacak, Türkiye’den gelip buraya yerleşenler Anadolu’ya dönecek, benim göçmenlerim eski yerlerine gidecek, yüzde 80 ile yüzde 20 arasında eşitlik olmaz, Türklerin haklarını koruyacak bir çerçeve bulacağız, diyorlar. Yani Rumlar Kıbrıs’ı istiyor. Verecek misin? Vermeyecek misin? Vermeyecekseniz ki veremezsiniz çünkü güvenliğiniz ile ilgilidir. Denizlere açık ülke olmanızla ilgilidir. Milli namus ve şerefinizle ilgilidir. Şehitlerinizle ilgilidir. Veremezsiniz. O halde, vermeyeceğiz ve biz bu devlete sahip çıkıyoruz, denmesi lazımdır. Bu sözü dediğim gibi bir Annan Planı’ndan evvel TBMM’de kayda geçmiş olan bu formülü aldatıldıktan ve evet dedikten, dedirttikten sonra Sayın Gül yeni Cumhurbaşkanı olunca, Sayın Toptan meclis başkanı olduklarında Kıbrıs’a geldiklerinde Kıbrıs meselesi iki gerçeğe bağlı olarak halledilebilir. Kıbrıs’ta iki devlet ve iki demokrasi vardır ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlük hakları vardır ve bu gerçekler kabul edilmelidir, diyerek aynı çizgiyi çizdiler. Hükümette böyle bir ses yok. Ancak, büyük millet meclisinden böyle bir ses yok. Dediğim gibi iki tarafta görüşmeye hazırız diyor.

Kiminle görüşecekler?
Dünyanın meşru hükümet adlettiği ve hudutları Girne’de biten, Türk askeri tümüyle adadan çıkmalıdır diyen Rum tarafıyla görüşeceksiniz. Efendim lider değişirseymiş, Papadapulos giderse ve başkası gelirseymiş bir ümit varmış. Makaryostan başlayarak bunların tümüyle görüşen insan olarak biliyorum ki ümit yok. Hepsinin aklında Kıbrıs’ı Yunan yapmak, bunu engelleyen Kıbrıs Türkü’nü azınlık yapmak, bunu yapabilmek için Türkiye’yi adadan çıkarmak ve garanti anlaşmasını ortadan kaldırmak gerekiyor. Yol bu ve, bunu dış dünya destekliyor. Bir ABD diplomatı derki Türkiye mükellefiyetlerini yerine getirsin. Türkiye, Kıbrıs Rumu’ndan nereye kadar kaçabilir.

 Ne durumdayız?
AB sen Kıbrıs’ı üye yaptım diyorsun. Hayır kardeşim sen Kıbrıs’ı üye yapmadın. Sen Kıbrıs’ta Rum ortağı üye yaptın. Yanlış yaptın, hata yaptın. Uluslararası anlaşmaları çiğnedin. İnsan haklarını çiğneyen bir tarafı üye yaptın, bu senin ayıbındır. Ama Kıbrıs’ın tümünü istiyorsan, o zaman evvela beni Türkiye olarak tam üye yapacaksın. Ondan sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni alabilirsin. Türkiye’nin elinde en büyük pazarlık şansı bu. Halbuki Kıbrıs’ı üye yaptı diye bizde telaş içindeyiz. Bizim tam üye olmadığımız bir yere Kıbrıs giremez. Sen Rum’u almışsın, kuzeye bakma hakkı yok, okuma hakkı yok, girme hakkı yok, Kıbrıs Hükümeti’nin idaresi kuzeye geçmedikçe benim de müktesabatım, benim de yasalarım oraya şimdilik geçmeyecek diyorsun. Kuzeyi alman için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle temas etmen lazım. Halbuki ne yapıyor AB, azınlık olarak gördükleri Kıbrıs Türkleri’nden başladılar şimdi uyum teması yapmaya ama, bizimle temas ederken derler ki sakın ola Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lafını etmeyin bir, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağını göstermeyin iki, e o halde benimle ne olarak konuşuyorsun sen, azınlık olarak konuşuyorsun. Para vereceklermiş bize yardım edeceklermiş, nu bu fıstık parası mı? ki bunu bile Rum’un rızasıyla veriyor. Rum’un malına mülküne dokunmayacakmışız o parayla, uzun lafın kısası o parayı biz alalım diye diz çökmüş vaziyetteyiz.

Çok karamsar konuşuyorsunuz diyorlar? Ne diyeceksiniz?
Hayır, ben Türk milletinin bilmesi için gerçekleri söylüyorum. Niye, çünkü basın AB’ye biraz evvel söylediğim gibi manşetleriyle ayıp yapıyorsun Kıbrıs’ı alamazsın, şu uluslararası anlaşmayı çiğneyemezsin, şu haltı etmiş insanları alman yüz karandır diyeceğine, her gün Türk milletini kandıracak başlıklar aıtyor. Mesela Türk basınında manşet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Roma’da temsilcilik açtı. Aferin bravo alkış. Ne güzel ilerliyor işler deniyor. Gerçekten Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin adını ağzına alan yok. Ne yapmışlar, bir şirket kurmuşlar orada, sizde şimdi gidip aynı Roma’da öyle bir şirket kurabilirsiniz. KKTC’nin adı yok. KKTC Dış İşleri Bakanı lordlar kamarasından konuşuyor. Bunlar manşet olmuyor. Millete her şey güzel gidiyor deniliyor. Hayır, orada egemenlik isteyemezsin, bağımsızlık isteyemezsin, garanti anlaşması olmayacak, Türk askeri adadan çıkacak, işte çizgi bu. Seni bunları müzakereye davet ediyorlar. Gidecek misin, gitmeyecek misin? Gitmeyeceğim diyeceksin ve pazarlığını dışta yapacaksın masaya oturmadan ve maalesef bizim hükümetimiz Kıbrıs’ta iki toplumlu delegasyona razıyım diyor.


Ne yapılmalı?
Kardeşim toplum olarak nereye gidiyorsun, benimde hakkım var desene.  Bu nedenle büyük bir endişe içerisindeyiz. Bunları yazıp, gündemde tutmaya çalışıyoruz. Şimdi AB hüviyeti nedir Türkiye için, bu çok mühim. Çünkü Kıbrıs meselesi Türkiye’nin en güçlü ve en haklı olduğu meselelerinden biridir. Bunda eğer Türkiye’nin bileğini bükerlerse, başını eğerlerse, diğer konularda Türkiye nasıl direnecek. Nedir diğer konular, Türkiye’de Ermeni meselesi var mı? Ermeni meselesi sadece Ermeni soykırım yalanı değil, nedir? Mesele topraktır. Kürt meselesi nedir? Topraktır. Dostumuz ABD Kürdistan’ı ensemize kurdu. Büyük Ortadoğu Projesi’nin selameti için ABD’nin, küçülmüş, ele geçireceği bir Türkiye’ye ve büyümüş bir Kürdistan’a ihtiyacı vardır. Oyun budur. Sevr Anlaşması’ndaki harita, ABD ve Avrupa’da birdenbire ortaya çıkmış değil, Ermeniler ve Kürtler’e, “unutmadık, biz de varız, devam edin” diyen mesajdır. Türkiye üzerinden büyük bir oyun oynanmaktadır.

Niçin?
Atatürk’ün Türkiye’ye verdiği her şeyi ortadan kaldırmak için. Başka ne istiyor AB? Türkiye’de azınlık olmayanlara azınlık hakkı ver diyor. Fransa’da aynı şeyi söylediklerinde, ne münasebet siz Fransa’yı parçalayacak mısınız? Fransa’da yaşayan herkes Fransız’dır deniyor. Bugün Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene” de aynı şey değil midir? Ancak bize gelince durum değişiyor. Ne yapacaklar, azınlığı burada kullanacaklar ve biz birbirimize gireceğiz. ABD Türkiye’ye ılımlı islamı gösterirken, ben İslamın daha sıcağını görmedim ama Türkiye ılımlı islammış, AB tamamlıyor bunu diyorki Atatürk ilkeleri bizim normlarımıza uymaz. Atatürk ilkelerinden vazgeçeceksin. Yani Kıbrıs meselesinin kaybından sonra karşınıza gelecekler bunlar. Bunları gazeteler yazıyor mu? Hep her şey güzel gidiyor. Millet kandırılıyor. Ancak, ılımlı islama doğru gidiliyor. Atatürk ilkelerinden vazgeçmeye gidiliyor. Onun için sohbetimize Fransa’dan gelen maildeki sözle başladım. Evet, Atatürk’e şükretmeliyiz. Tehlike vardır diyenler arasındayım.  


Rauf Dentaş Kimdir?
Rauf Raif Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi. Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi. 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türkleri’nin düzenlediği ilk mitingte Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı. 1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1.8.1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi. 1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı. 1964 Londra Konferansı’ndan sonra Makaryos tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada'ya girmesi yasaklandı.

Kurucu Cumhurbaşkanı DENKTAŞ
Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı. 1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü. 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28.2.1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi. 13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 22.4.1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi. 17 Nisan 2005'te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat'a devretti. Yakındoğu Üniversitesi Hastanesinin yoğun bakım servisinde 9 Ocak Pazar gününden bu yana tedavi gören KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 13 Ocak 2012 günü vefat etti. KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 17 Ocak 2012 günü Cumhuriyet Parkı’nda dualar ve gözyaşlarıyla toprağa verildi. Devlet töreniyle son yolculuğuna uğurlanan Rauf Denktaş’ın naaşı, Selimiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Girne kapısına, oradan da Şehitler Abidesi ve Meclis önünden izlenen güzergahtan Kuzey Kıbrıslı askerlerin çektiği top arabasıyla yaklaşık iki saat süren bir yürüyüş sonrası Cumhuriyet Parkı’na getirildi. On binlerce seveninin Denktaş’ı yalnız bırakmadığı cenaze töreninde alkışlarla, dualarla ve gözyaşlarıyla dev Kuzey Kıbrıs bayrağı açılırken, Denktaş’ın tabutuna karanfiller atıldı. Mekanın cennet olsun Sayın Denktaş… Fotoğraflar: Mustafa Küpçü





17 Ocak 2012 Salı

"Ulusal ve Uluslararası Boyutta Kıbrıs Gerçeği 1"

9 Şubat 2008 tarihinde KYÖD'ün davetlisi olarak Kocaeli'ye gelen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, "Ulusal ve Uluslararası Boyutta Kıbrıs Gerçeği" konulu bir konferans verdi. Heyecanla haber yapmak için KYÖD Sosyal Tesisleri'ne gittim. Ancak konferans sonrasında Sayın Denktaş tüm yorgunluğu gözlerinden okunmasına rağmen görüşme teklifimi kabul etti, kendisini fazla yormadan mini bir röportaj yaptım. Konferansta aldığım notlar ve kısa görüşmemizin notlarını derleyerek yazdım. Bu röportaj o zaman hayatta olan ve lale devrini yaşayan Barış Gazetesi'nde Haftanın Konuğu sayfasında 10 Şubat 2008'de yayınlandı. 13 Ocak 2012 gecesi kaybettiğimiz merhum cumhurbaşkanı Rauf Denktaş anısına bu röportajı sizlerle paylaşmak istiyorum...  

Türkiye nereye gidiyor?
Türkiye, sana Atatürk’ü bahşettiği için Allah’a şükret. Ondan sonra ne gördünse ve ne yaşamışsan Atatürk’e şükret diye, Fransa’dan bir mail aldık. Bugünlerde Atatürk’ün Türk Ulusu’na bahşettikleri hedef haline getirildi mi? Getiriliyor mu? Getirilecek mi? Üzüntüsü içindeyiz. Laiklik tehlikede mi, değil mi? Türkiye nereye gidiyor? Türk Ulusu bunlarla değil, Atatürk’ün istediği yolda daha da ileriye, daha güzele, daha modern bir yapıya kavuşmak için elbirliğiyle uğraşmalıydı. Bunlar neden oluyor? Bunları kim yaptırıyor? Ve Kıbrıs meselesi bu yapılanların içerisinde nereye oturuyor? Buna bakmamız lazım. Ulusal dava açısından Kıbrıs meselesi Sayın Korutürk’ün gibi, “Türkiye de elini, ayağını Kıbrıs’tan çektiği takdirde, Türkiye denizlere açık bir ülke olmaz”, dediği noktadadır. Stratejik açıdan rahmetli Ecevit’in devamlı surette söylediği gibi, “Güvenliği açısından Türkiye Kıbrıs’tan vazgeçemez”, vazgeçmemeli. Geçmişte Yunanistan Kıbrıs’ı, çoğunluk bendedir diye, ilhak etmeye kalktığında Türkiye ayağa kalkmış ve Lozan dengesini bozamazsın demişti.

Lozan dengesi nedir?
Lozan’da Kıbrıs Türkü İngiltere’ye bırakılmıştır. Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi bu dengeyi bozar, ben de bunu bozdurmam. Mücadelemiz bu şekilde başlamıştır. Zamanında Nato’nun hatırı ve Türk Yunan dostluğu için taksime razı olun denmiş, bu bile Türkiye’nin kendine ait olan bir adadan büyük fedakarlık yapması idi. Ki buna rağmen Yunanistan kabul etmedi. Yine kan ve revan devam etti. En sonunda 1958 yılının sonunda Kıbrıs’ta öldürülenler arasında Türkler’in sayısı yüzleri aşmaya başlayınca Türkiye yumruğunu vurdu ve Kıbrıs’ı istersen savaşı göze al dedi. 1959 Şubat’ında Zürih Anlaşması yapıldı. Anlaşmaya göre de Türk direği ve Rum direği olmak üzere iki ortağa dayalı bağımsız bir Kıbrıs olacak. Enosis’e karşı garantilenmiş üç ülke tarafından denetlenecek. Gerekirse Türkiye’nin müdahale hakkı bulunacağı ve 650 kişilik alayın da Türkiye’nin fiili ve etkin müdahale hakkının bir kolu olarak Kıbrıs’ta olacağı şartı konuldu. Türkiye böyle istedi. Türkiye hakkını böyle korudu. İşte bu Lozan dengesinin korunmasıdır.

Sonra ne oldu?
Rahat ederiz diye tabiatıyla kabul ettik, başka türlü bir şey yapamazdık. Ama orada şunu gördük. Yunanistan’ın eski Dışişleri Bakanlarından Evangelos Averof, Yunanistan’daki mecliste tehdit ediliyor. Enosisten vazgeçtin deniliyor. Ama Averof öyle bir cevap veriyor ki, tarihe not düşüyor. “Beyler Enosis’e İngiliz koloni idaresinden mi daha kolay gidilir, yoksa bağımsızlıktan mı?” aklınızı kullanın. Belliki, Rum bunu sıçrama tahtası olarak kabul etmiş. Ve yine geriye baktığımızda 1963 senesinin başlarında Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinde çoğunluğa sahip Kıbrıs Rumlar’ının, Kıbrıs Türkleri’ni yönetimde zayıflatarak daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan ile birleştirmeyi amaçlayan Akridas Planı’nı görüyoruz ki bu da 1963’teki saldırının çoktan planlandığı ve hazırlıkların yapıldığının kanıtıdır. Tıpkı Enosis fikrinde olduğu gibi. Zaman içerisinde ulusal bir dava olduğu için, altını tekrar çiziyorum, ulusal bir dava olduğu içindir ki Türkiye, Kıbrıs’a devamlı surette etinden budundan keserek bazı yıllarda bütçesini sağlamıştır. Direnişe devam için Oğuz Kalelioğlu gibi kardeşlerimizi göndermiştir isim değiştirerek, mukavemet devam etsin diye elinden gelen her şeyi yapmıştır. Ama en sonunda Yunanistan bir darbe ile artık bu çok uzadı diyerek derhal Enosis isteyip de ada da darbe yapınca, evlatlarını da feda ederek Kıbrıs’a gelmiştir. Lozan Dengesi bozulmasın diye.

İki bölgeli federasyon?
Deniliyorki iki bölgeli federasyon konuşalım. 60 antlaşmasında olduğu gibi bir taraf diğer tarafa tahakküm etmeyecek birlikte idare edecekler. Bu sefer altlarındaki coğrafya da korunacak ki güvende olsun Türkler. Rum bunu kabul eder görünür, 20 yıldır benimle görüşür ama sıra imzaya gelince yanaşmaz. Niçin? Çünkü ABD, İngiltere ve diğerler ülkeler, kendilerini taa baştan, Kıbrıs’taki zulmü, Kıbrıs anlaşmalarını inkar etmelerine rağmen meşru hükümet olarak tanımıştır. Kaldı ki, Makaryos’un da kendilerine, “benim yaptıklarım Kıbrıs’ı Enosis’e en yakın noktaya getirmiştir, bundan geri adım atmayınız. Geri adım atacaksanız Enosis için atarsınız”, diye vasiyeti var. Dolayısıyla meşru Kıbrıs Hükümeti ünvanını devam ettirmeleri bunların milli davalarıdır. Nereye kadar? Garanti Antlaşmasını ortadan kaldırıp Türk askerini adadan çıkarıncaya kadar. Bütün gayret bunun içindir. Anlaşma olsun, hem biz hem Türkiye beladan kurtulalım diye, Rum tarafının istediği hemen hemen her şeye evet dedik. Ancak onlara bu da yetmedi.

Yalnız iki konuda gerilemediniz nedir onlar?
Birincisi Kıbrıs Türkleri kurucu ortak olacaktır. Kıbrıs Rumları’nın içinde azınlık değil. İkincisi Türkiye’nin garantörlüğü devam edecektir. Müdahale hakkı devam edecektir ve Lozan dengesi bozulmayacaktır. Yani Türkiye’nin de üye olmadığı bir yere Kıbrıs üye olmayacaktır. 60 anlaşmaları bize bu hakları vermiştir. Nereye kadar geldik. Rumlar bunları yıkmak için bize saldırdılar, tabiatıyla bunları kabul etmediler. Bir vesile bulup, önümüze gelen her planı reddettiler. Ama uzlaşma zamanı benim alnıma yazıldı. Neden? Çünkü dünyanın meşru Kıbrıs Hükümeti olarak kabul ettiği hükümeti kabul etmiyoruz, asla etmeyeceğiz. Garantiler devam edecek. Türkiye’nin hakları ortadan kaldırılmayacak diyoruz. Hal böyle olunca biz uzlaşmaz olduk. Birinci AKP Hükümeti’ne yenilinceye kadar, Kıbrıs meselesi partiler üstü bir meseleydi ve Büyük Millet meclisinde oy birliğiyle kararlar alınıyordu. Ancak bugün iki devlet, iki demokrasi Türkiye’nin garantörlüğü esas alınarak yeni bir ortaklık kurulabilir konuşuluyor.

Birdenbire önümüze bir Annan Planı çıktı?
Kalp ameliyatı geçirmişim, hastanede yatıyorum. Bir hafta sonra, daha yürüyecek halde bile değilim, önümüze Annan Planı geliyor, diyor kalk. Halbuki ben ameliyata gitmeden önce İngiliz BM temsilcisi Gessoto’ya sordum. Rum basınında böyle haberler var. Bir plan çıkacakmış ortaya, plan çıkacaksa ameliyata gitmeyeceğim geciktireceğim, doğru mu?, dedim. Doğru değil dediler. Ameliyat oldum, derhal plan önümüze geldi. Ve Kıbrıs’ta ABD 30 milyon dolar harcadı. Bizden yana bizim gibi düşünen zannettiğimiz insanlar bu şekilde imha edildi ve ya imza ya istifa gibi bir tabloyla karşı karşıya kaldım. Azrail nerdesin canımı al da kurtulayım dedim.

Ya referandum?
Referanduma gitme kararı alındı. Ben bir noktadan sonra artık yokum dedim. Niye yokum dedim çünkü, o günkü AKP hükümetinin Annan Planı’na evet dediğini ve her şeyi kabul ettiğini, halkımızın da kabul etmesi için cemaatin içinde büyük bir faaliyet sürdürdüğünü, bana verilen sözlerin tutulmadığını gördüm. Newyork toplantısından sonra dedim ki: “Ben artık İsviçre’ye gelmiyorum, buyurun gidin. Mademki barış istiyorsunuz. Ben barış istemeyen, uzlaşmaz adamım. Siz gidin bu barışı alın gelin görelim bakalım.” Ben aman sakın ha dediğim halde, gittiler ve ta birincisinde kabul et ya da istifa et diyenler, benim 4 defa tadil ettirdiğim anlaşmaya, bazı değişiklikler de yaparak 5. defasında olur dediler ve geri geldiler. Ümit neydi? Türkiye’ye AB’nin kapıları ardına kadar açılacak, Kıbrıs’ta Rumlarla birleşirsek eurolar dolayısıyla, aş ve iş çoğalacak, herkes serbest, huzurla kardeşlik ve barış içinde yaşamaya başlayacak.

Hiçbiri olmadı. Ne oldu?
Sayın Erdoğan aldatıldığını ilan etti. BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi De Soto Rumlar tarafından kandırıldım dedi. Veziryan Rumlar tarafından AB adına iğfal edildim. Wetson kandırıldım dedi. Biz kandırılmayan insanlar da uzlaşmaz olmaya devam ettik. Şimdi Annan Planı’na evet demekle Türkiye neyi kabul ediyordu? Annan Planı, Türkiye’yi adadan atan, söken bir plandır. Müdahale hakkını ortadan kaldıran bir plandır. 650 kişilik askeri bile her 3 yılda bir, ne gün adaya çıkacağını müzakereye tabi tutan bir plandır. Bize Rum idaresinde vilayet veriyorlar. Vilayetin içine 60-70 bin Rum yerleştiriyorlar. AB normlarına göre biz bunlara siyasi hak da vereceğiz. Miksotatis’in dediği gibi 5-10 sene içerisinde Kıbrıs, Yunan’ın olur. En önemlisi de Türkiye’nin de üye olmadığı bir yere Kıbrıs üye olamaz hakkı uluslararası anlaşmalarla Türkiye’nin elinde ise, bizi Annan Planı AB’ye götürüyor Türkiye ona da razı oluyor. En büyük haklarını ortadan kaldıran bir plana razı oluyor. Şimdi hala ne yapıyorlar? En önemlisi şu, biz Annan Planı’na evet der demez, nasıl demeyecektik? diye Sayın Gül’ün beyanatı var. Hayır derseniz başınıza geleni çekersiniz. Yani Türkiye artık sizinle yok, Türkiye’den ayrılamamak kopmamak için her şeyini ortaya koymuş bir halka siz bunu söylerseniz tabiatıyla etkisi büyük olur.

Siz evet der demez ABD yorum yaptı?
Evet dedi ki mademki buna evet dediler bundan sonra Kıbrıs Türkleri ayrı bağımsızlık ayrı egemenlik isteyemez. Türkiye bu çizginin altında tutsun bunları. Bu yoruma ne Türkiye’den ne de Kıbrıs’tan itiraz gelmedi. Böyle yorumu kabul etmeyiz. Biz bağımsızız ve bağımsız kalacağız, hiçbir şekilde Rum’un azınlığı, vilayeti olmayacağız denmedi. Şimdi ne oluyor. Şimdi Rum tarafında seçimler olacak. İki haftanın sonunda bu seçimler tamamlanacak. ABD, İngiltere’ye diyor ki seçimlerden sonra bu sefer daha güçlü bir şekilde görüşmeleri başlatacağız ve devamlı surette sizi kontrolör edeceğiz. Yani direksiyonda Birleşmiş Milletler olacak. Siz, Kıbrıslı Rum ve Türkler sizin arkanızda olacak. Sizin arkanızda da biz olacağız. Amerika İngiltere’den sonra şimdi Rus’u da getirdi. Onlarda olacak ve gideceğiniz yolu biz tayin edeceğiz dediler. Hedefte malum birleşme, bütünleşme var. Karşımızda böyle bir tablo var ama, bizim hükümetimiz Türk hükümeti de biz görüşmeye hazırız diyor.

DEVAMI YARIN...